Neşet Ertaş, bizi bir arada tutan gönül harcıdır

Neşet Ertaş, bizi bir arada tutan gönül harcıdır

Neşet Ertaş, 20. yüzyılda dünyaya gelmiş eşsiz sesiyle, sazıyla ve besteleriyle 21. yüzyıla da erişmiş büyük bir ozandı. Babası, Muharrem Ertaş gibi 'Aydost deyince yeri göğü inleten' biriydi... 74 yıllık ömrüne en çok yoksul ve bir o kadar da 'garib'lik sığdıran bir ozandı...

Sevda AYDIN

Hayattayken UNESCO tarafından “yaşayan insan hazinesi” ilan edilen, Türk Halk Müziği ve Orta Anadolu Türkmen Abdal Müzik geleneğinin en büyük ses ve saz ustalarından Neşet Ertaş’ın hayatı, sanatı ve felsefesi “Ah Yalan Dünyada” belgeseliyle izleyiciyle buluşuyor.

Atalay Taşdiken ve Hacı Mehmet Duranoğlu imzasını taşıyan belgeselde, Hasan Saltık, Bayram Bilge Tokel, Erol Parlak, Uğur Yücel, Can Dündar, Cengiz Özkan, Erdal Erzincan, Erkan Mumcu, Reis Çelik, Feryal Öney, Vedat Yıldırım, Candan Murat Özcan, Sebahat Deniz, Derviş Deniz, gibi önemli isimler anlatımlarıyla yer alıyor.

Hacı Mehmet Duranoğlu belgeselin öyküsünü bizimle paylaştı.

Neşet Ertaş’la ilgili bir belgeselinizin yolculuğu nasıl başladı?
Biliyorsunuz, Neşet Ertaş’ı 2012 yılı eylül ayında kaybettik. Yani bir sonbaharda ve bozkırın tam da bozkır olduğu bir zamanda... Neşet Ertaş’ın cenaze törenini hatırlarsanız, nerdeyse bütün ulusal televizyonlar o gün bütün yayınlarını Neşet Ertaş’a ve cenaze törenine ayırdı. Ülkenin dört bir köşesinden insanlar sel olup Kırşehir’e akmıştı. Her renkten, fikirden, dinden, mezhepten insan bulmak mümkündü o törene katılanlar arasında... Sürüsünü bozkırda bırakıp gözyaşları içinde cenaze törenine katılan çoban da vardı, İstanbul’dan uçağa atladığı gibi soluğu Kırşehir’de alan yazar, aydın, entelektüel insan da... Bizim de gözyaşları içinde izlediğimiz cenaze töreninden sonra, birlikte çalıştığımız Sevgili Hocam Atalay Taşdiken’le birlikte şu soruyu sormuştuk kendimize: Neşet Ertaş, 20. yüzyılda dünyaya gelmiş eşsiz sesiyle, sazıyla ve besteleriyle 21. yüzyıla da erişmiş büyük bir ozandı. Babası, Muharrem Ertaş gibi “Aydost deyince yeri göğü inleten” biriydi... 74 yıllık ömrüne en çok yoksul ve bir o kadar da “garib”lik sığdıran bir ozandı... Önde olma derdi yoktu... Yanmadığı sevdanın, çekmediği çilenin türküsünü söylememişti. Ne yaşadıysa onu söze, sese, saza dökmüş, onu fısıldamıştı Anadolu’ya... Peki nasıl olmuştu da, babasının peşinde kah yalınayak, kah babasının eşeğinde o köyden o köye ekmek peşinde koşan bu garip çocuktan, bütün bir ülkeyi bir araya getiren büyük bir ozan çıkmıştı? İşte biz bu soruya cevap bulmak amacıyla yola çıkmıştık Atalay Taşdiken’le birlikte...

Biyografi belgeselleri özellikle iyi bir arşiv çalışması gerektiriyor, siz bu konuda nasıl bir yol izlediniz?
Zaten Kalan Müzik Neşet Ertaş’ın bütün arşivini bir araya getirmiş ve ömrünün son demlerinde de olsa Neşet Ertaş’a telif parası ödemiş, hatta çarçur edilen bütün haklarını bir araya getirmiş önemli bir kurumdur. Bu konuda Hasan Saltık adını anmadan geçmek, tarihe haksızlık olur. Önce aylar süren bir çalışmayla türkülerini tarayarak oradan fikriyatına dair bilgi kırıntıları damıtmaya çalıştık. Ardından, Neşet Ertaş’ın hayatının önemli duraklarında hemen yanı başında bulunan bütün tanıkları bir araya getirdik ve onlarla söyleşiler yaptık. Ve nihayet toparlanan bütün malzemeden, Neşet Ertaş’ın felsefesine, fikri yapısına dair bir portre çıkarmaya çalıştık. Ortada bir hazine olduğunu biliyorduk ama amacımız onu görebilmek, ona dokunabilmekti. Bunun için bir defineci titizliğiyle ayıkladık malzemeyi.

HANGİ SANATÇI MAHRUM KALMAK İSTER ONA SUNULAN TEKLİFLERDEN?

Pek çok röportaj yer alıyor belgeselde, hepsinin pek çok ortak yönü var. Ama en çok Ertaş’ın yaşam felsefesine değinen duygu ortaklığı öne çıkıyor diyebiliriz. Bütün bu anlatımlar sizde nasıl bir etki bıraktı?
Bir defa Neşet Ertaş’tan etkilenmemek mümkün değil. Ben, 2005 yılında yönetmenliğini Can Dündar’ın yaptığı Garip: Neşet Ertaş Belgeseli sürecinde tanıştım Neşet Ertaş’la. Bir kere, inanılmaz derecede mütevazı bir insandı. Hani hep söylediği bir söz vardır: “Ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım” diye. O kendisini ayaklara turab, gönüllere hızmatçı olarak görürdü. Misyonunun bu olduğunu düşünür ve söylerdi. Bugün ağzını açan konuşmak istiyor, konuşuyor da. Herkes arkalarda değil, en önde olmak istiyor. Oysa Neşet Ertaş, konuşmaktan çok dinleyen biriydi. Önlerde değil, arka taraflarda bir gölgede kendi halinde oturmayı tercih ederdi. Ama konuştuğu zaman da az ve öz konuşurdu, ağzınız açık kalır, ne diyeceğinizi bilemezdiniz.

İNSANI ÇÖZMÜŞ BİR BİLGE

Biz işimiz gereği kitaplarla biraz fazla harış neşir olan bir ekibiz. Yaptığımız her işte, hayata ve insana dair nice kaynak tararız. Homeros’tan girer, ilkçağ antik tiyatro eserlerinden, Hacı Bektaş Veli’den, Mevlana’ya, Yunus Emre’den, Pirsultan Abdal’a varıncaya kadar. Şunu gördük: Karşımızda hiç mektebe gitmemiş bir insan vardı. Ama bu insanın ağzından hayata ve insana dair öyle sözler çıkıyordu ki, ara ki bulasın kitaplardan... Aşk derseniz, size öyle sözler söyler ki anlayabilirseniz anlayın... Gariplik derseniz öyle... Varlık derseniz öyle... Kısacası, aşktan, hayata, sanattan, siyasete, paradan puldan, gerçek zenginliğe varıncaya kadar insanı çözmüş bir bilgeydi. Bütün bunları sadece bilmiyordu. Aynı anda düşünceleri gibi de yaşayan biriydi. Ve bu yönlerinden etkilenmemek elde değildir. Birkaç örnek vermek isterim bu yönüne dair, belgeselde de yer alan sahnelerdendir bunlar: Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Kırşehir’in ileri gelenleri ve sivil toplum kuruluş temsilcileri Neşet Ertaş’a “devlet sanatçılığı” unvanı verilmesi için Cumhurbaşkanının huzuruna çıkarlar, meseleyi açarlar, Cumhurbaşkanı da, “Neşet Ertaş bu unvanı en başta alması gereken bir ozandır, devlet bazen böyle unutkanlık yapabilir, gereği neyse derhal yapılacaktır” der. Konu Neşet Ertaş’a açıldığında Neşet Ertaş; “Devletin sanatçısı olmaz efendim, ben halkın sanatçısıyım” der. Şimdi bugün hangi sanatçı bu olanaktan mahrum kalmak ister ama Neşet Ertaş bu ve benzeri payeleri elinin tersiyle bir kenara iten bir ozandır. UNESCO “Yaşayan insan hazinesi” ilan ettiğinde Bayram Bilge Tokel, Neşet Ertaş’ı arar ve müjdeyi verir. Neşet Usta’nın ilk tepkisi “Hayrola Bayram gardaş ne yani şimdi beni müzeye mi kaldıracaksınız” olur. Ödül denen şeyin parayla ilgili olmadığını öğrenince kabul eder almayı.

KONSERDEN KAZANDIĞI PARAYI MEVSİMLİK İŞÇİLERE DAĞITTI

Herkesin malk mülk sahibi olmaya çalıştığı şu üç günlük dünyada, ömrü boyunca yoksulluk çekmiş bir ozan, son yıllarında biraz para kazanınca, kazandığı parayı da kimseler duymadan, bilmeden kendi “gariplerine” göndermiştir. Bir konserden kazandığı bir poşet parayı gözünü kırpmadan yol kenarındaki mevsimlik işçilere dağıtmıştır. Ve hatta şöyle bir sözü vardır: “Öldüğünde evde bir çuval un fazladan kalmışsa, günaha girmişsin demektir.” Şimdi siz olsanız, hayat karşısında böylesine dimdik duran bir ozandan etkilenmez misiniz? Ağzını açınca “Ayıran kendini ayırır efendim” diyen bir edici insandı. “Bir yaratmış Allah tüm insanları, ayrılık insanın sözünden olur” diye bir bozlağı vardır Neşet Ertaş’ın... Üzerinde kafa yormak gerekir.
Son olarak şunu söylemek isterim, çok iddialı laf etmeyi sevmem ama bugün ülkemizin içinde bulunduğu sosyal ve politik sancılarımızı düşünerek söylüyorum bunu: Eğer Neşet Ertaş’a biraz kulak versek emin olun bu memleketteki sorunların bir çoğu çözülür. Neşet Ertaş, bizi bir arada tutan bu topraklardaki en büyük gönül harcıdır...

www.evrensel.net