Kodların ötesinde: Pilli Bebek!

Kodların ötesinde: Pilli Bebek!

Faruk AYYILDIZ

Pilli Bebek, 20 yılı aşan bir geçmişe, sayısız güzel şarkıya sahip kaliteli müzik gruplarından. Cem Kısmet (gitar-vokal), Emre Yalçıntaş (gitar) ve Arda Algan’dan (bas gitar) oluşan grup, bu dönem 20+yıl konserleri düzenliyor. Serin ve güzel gündüz saatlerinde Kadıköy’de buluştuğumuz üçlü ile gruptan konserlere, müzik endüstrisine kadar geniş bir sohbette bulunduk.

Bu dönem 20+yıl konserleriniz var. Pilli Bebek’in kuruluşundan bugüne gelinen noktayı dinleyebiliriz...

Cem Kısmet: 1992’de Ahmet Başbağlar ile birlikte yaptığımız besteler vardı. Yine 1989 - 1992-93 arasında yaptığım şarkılar vardı. O parçaları Başbağlar ile birlikte çalışıyorduk, canlı da çalmaya başladık. Sonra askere gittim... Asker dönüşünde Sonat Özer de katıldı. Onunla birlikte işin ismi Pilli Bebek oldu. Pilli Bebek adının konulması 1995’e geliyor ama asıl grubun asıl kuruluşu 1992. Çünkü o zamanlar şekillendi. 1992’de, “Bunları kaydedelim, albüm yapalım” dediğimiz şarkıları 1999’da kaydetmeye başladık. 1992’deki fikirlerle, onları bozmadan, orijinal hâlleriyle kaydetmeye çalıştık. Dolayısıyla ilk albüm "eski sound albüm" oldu. İkinci albüme gelirken kadroda Gürcan Konanç, Cudi Genç, Metin Yücel vardı. İkinci albümün kayıtları 4 yıl gibi uzun bir süreyi kapsadığı için herkes o tahammüle sahip olamadı, hayat şartları da bastırınca o ekip dağıldı. Sonrasında Ankara’da sokak çocuklarının kafasının kesilmesi olayı yaşandı. O vahşetten sonra “buradan ekmek yenmez” diyerek İstanbul’a göç etme kararı aldım. İstanbul’a gelince de bu son hâlimizi aldık işte. Emre ile 7, Arda ile de 2 yıldır çalışıyoruz, hâlimizden de çok memnunum. Gerek üretim sırasında, gerek üretim sonrası aşamalarda iletişimimiz gayet iyi, bir sıkıntı yaşamıyoruz. Güzel içiyoruz, güzel dağıtıyoruz, güzel hayaller kuruyoruz.

Nasıl hayaller?

Cem Kısmet: Türlü türlü ya. Ses hakkında konuşur hâle geldik mesela, bu hayal gücüyle ilgili bir şeydir.

Senin sorulara cevap verdiğin bir mülakat okumuştum. Çok gidemediğiniz kentlerle ilgili oradaki konser/sahne imkansızlıklarından yakınmıştın sanki. Bu sorun hâlâ devam ediyor mu?

Cem Kısmet: Anadolu’da gidilemeyen yerlerden bizlere çok fazla mesaj geliyor: “Buraya niye gelmiyorsunuz?” diye. Bu soruyu da “Bizi sevmiyor musunuz? Burayı küçümsüyor musunuz?” ruh hâliyle soruyorlar. Ama öyle bir durum değil. Elektrik gerekiyor bize, yani sahneye çekilecek reel elektrikten bahsediyorum. Oraya sistem gerekiyor çünkü öbür türlü onu seslendirmemizin imkânı yok. O altyapı yetersizliğinden kaynaklı da birçok yere gidemiyoruz.

O mülakatta “Aynı yerlerde popstarlar konser verebiliyor” gibi bir cümle de kullanmışsın...

Cem Kısmet: Evet, onlar İstanbul’dan, İzmir’den falan iki tır doldurup, oraya gidebiliyorlar. Sistem getiriyorlar, sahne kuruyorlar. Herhangi ovanın birinde bile 30 eleman çalışır, 3-5 saatte sahneyi kurar ve oraya da pop bir isim çıkar söyler ama bizim öyle bir durumumuz yok.

Popstar değiliz mi diyorsun...

Cem Kısmet: Allah korusun...

Bu sorunlar biraz da müzik piyasası ile alakalı sanırım... Yine senin Pilli Bebek’i "kölelik ahlakına uzak" diye tarif ettiğini okumuştum...

Cem Kısmet: Endüstriyle çok yakın olma, endüstriye bağımlı olma hâlinden bahsediyorum orada. Nietzsche’nin lafı zaten, onunla bağdaştırdığım bir durum.

Emre Yalçıntaş: Müziği endüstri olarak görmüyoruz tabii ki, müzik başka bir şey. Az önce konuştuk; hayaller kuruyoruz ve ses üzerine hayal kuruyoruz. Sadece işimize odaklanıyoruz, müziği yapmaya çalışıyoruz. Tabii endüstri diye bir şey var. Konuştuğumuz konser meselesi vs. bir sürü şey buna dahil.

Arda Algan: Seslendirme yaparken de müfredatı düşündüğümüz zaman o sesin de değişmesi durumu oluyor. O da bize göre değil.

Ekşi sözlük başta olmak üzere sosyal medyada sizinle ilgili en çok yapılan yorumlardan birisi de: ‘Bir yere gitmiyorlar, kariyer dertleri yok’ şeklinde... Siz ne dersiniz?

Emre Yalçıntaş: Bu durum hoşlarına gidiyor insanların, gitmesinler zaten deniyor. Güzel bir şey bu. Biz de müzik yapıyoruz. Şöyle hedefler koymuyoruz: “Bu yıl şu kadar yaparız, sonra şuraya gideriz, oradan da o gelir falan...” Müzik yapma derdindeyiz...

Diğer tarafından yeni bir albüm fikri de var. Nedir son durumlar?

Cem Kısmet: Var var, öyle bir kaşıntı içerisindeyiz ama ne zaman olur; bir zaman dilimi veremiyoruz.

Pilli Bebek albümler arasında da uzun yıllar var. Niye?

Cem Kısmet: Uzun atlama bizimki.

‘ŞARKIYI SİNDİRMEK ZAMAN ALIYOR’

Öyle diyorsun ama genel açısından "normal" karşılanan daha kısa sürelerde albüm çıkarmak sanki?

Cem Kısmet: Burada norm olarak kabul ettiğimiz neyse, biraz onun dışında bir durumdan bahsediyoruz. Yani “Kişisel olarak bunları tercih ediyoruz, parçalarımız da çok kalıcı, o yüzden 7 yılda bir albüm yapıyoruz” durumu da değil. Bunun reel bir karşılığı var ama bunu hedefleyerek bir tasarım yapmıyoruz. Bu daha çok bizim üretim sürecimizle alakalı, bir gecede şarkı yazıp bitirebilen bir adam değilim. Bir şarkıyı içe sindirmek çok zaman alıyor.

Pilli Bebek 20 yılı devirmiş bir grup. Pek çok müzik grubu da görüyoruz kısa süre sonra dağılıyor. Sizin sırrınız nedir?

Cem Kısmet: Birbirimizi sevmek, yakınlık hissetmekle alâkalı.

Grubun Ankara ile bağları devam ediyor mu?

Cem Kısmet: Ankara ile bağımız kopmadı, hâlâ özel bir yerde duruyor. Emre de, Arda da İstanbul merkezli ama Ankara onlar için de farklı bir yerde.

Emre Yalçıntaş: Tabii tabii, askerliğimi orada yaptım. Ya hâlâ “İstanbul’a gelmiyor musunuz?” diye soranlar var bana. Normal tabii, Ankara kökenli grup.

Grubunuz Ankara çıkışlı ama Behzat Ç. dizisi de Ankara ile özdeşleşmenize etki etmiş midir? 

Cem Kısmet: Yok abi, öyle değil.

Emre Yalçıntaş: Ankara grubu olduğu ve Ankara dizisi olduğu için ikisi buluştu.

Peki, diziyi özlüyor musunuz?

Cem Kısmet: Hayır. Net olarak özlemiyorum.

Emre Yalçıntaş: Tabii bu içeriden, mutfağından bir yorum.

Cem Kısmet: Diziyi sevmediğimden falan bahsetmiyorum ama televizyonda iş yapmak hakikaten boktan bir şey. Bilmem ne kademesindeki adama alakasız bir şeyi beğendirmeye çalışıyorsun. Son derece detay üzerinde, saniye saniye çalıştığın bir işi oradaki adam göz ucuyla bakıp, “yok” deyip geri gönderiyor mesela. Tabii müzikten çok senaryoya, kurguya dairdi bunlar ama öyleydi. Genel olarak Behzat karakteri güzeldi, yan karakterler güzeldi. Mevzular derinlemesine olmasa bile dokunulan, erişilmese bile hissiyat uyandıran bir şeyler döndü içinde ama eninde sonunda televizyon dizisiydi. Çok da abartılacak bir şey yok.

Grup adına yeni insanlarla tanışmaya vesile olmuş görünüyordu dizi, hala o tanışıklık devam ediyor mu?

Cem Kısmet: Bir tanışma oldu ama benim için kalıcılık mevzusu daha önemli. Belki o tayfadan %5 kalır. Gördüğüm buydu yani. %90’ı tamamen dizide gördüğü için yaklaşanlardı. Daha önce belki Pilli Bebek kulağına çalınmış ama orada görüntüyle, konuyla kodlanınca bir aydınlanma olmuş.

Kalma ihtimali olan %5 iyi bir oran mı?

Emre Yalçıntaş: Aslında nereden, ne kadar kalır, çok bunun hesabını yapmıyoruz. Örtüşmesi güzel, kalması da güzel ama kalmayabilir de. Biz müzik yapıyoruz, bir şekilde buluşmuşuz, %5 ise güzel...

Arda Algan: Bence de güzel yani üçün, beşin hesabını yapmayalım. Yani 95 de kalır, 5 de kalır, neden olmasın? Ne kalmışsa iyidir diyebiliyorum en fazla.

Cem Kısmet: Ya Arda’nın da öyle bir kaygısı yok.

Emre Yalçıntaş: Kaygısızlık artı bir şey tabi.

Bu durumda "kaygısızlık" grubun devam edebilmesini sağlayan faktörlerden birisi diyebilir miyiz?

Emre Yalçıntaş: Tabii. Endüstri dedik... Ona göre oynarsak onların istediği yere gideriz, onların istediği kadar kalırız, mevzu bu. Biz sadece kendi yapmak istediklerimizi yapıp bir yerde durmak istiyoruz. O zaman 5’e mi 3’e mi ulaşır bakacağız.

Arda Algan: Müziğin insanlara ulaşma şekli diziyle olur, canlı olur. Hani benim gözlemlediğim; Pilli Bebek’in 20 yıllık bir geçmişi var ve insanlarla birebir etkileşim hâlinde sahnede oluşan bir bağlılık var. Bu bağlılık diğerinden 20 kat üstün bir bağlılıktır, zaten kalıcı bir bağlılık oluyor. Yani sadece diziden sonra ortaya çıkmış bir grup olsa, şu an gelen, bağlı olan insanlar 100 iken 5 olurdu.

Cem Kısmet: Albümler arasının bu kadar uzak olmasının da getirdiği bir şey var. Albümler arası önceki albümlerin parçaları hâlâ dinleniyor. Daraltıyorlar da bazen, “yeni bir şey” diye. Ona da diyecek bir şey yok.

Dinleyicilerden mi geliyor "yeni bir şeyler" sorusu?

Cem Kısmet: Evet, tabii. Biraz bilinçaltı ezberleri tabii bunlar.

Bilinçaltı ezberini açar mısın biraz?

Cem Kısmet: Çocukluktan, yetişkinliğe kadar dinlenilen müziklerin, duyulan seslerin bilinçaltında yarattığı ortak hafıza vardır. Bu, toplumsal olarak etkileyebilecek olduğu gibi bireysel olarak da etkiler. Bireysel olarak etkileşimde daha çok kendi deneyimleri üzerinden anı kodlamaları vardır. Dinleyici şarkıyı tanımlarken, “kız arkadaşımla o gün tanışmıştık”, “o gün kar yağıyordu açtım Pilli Bebek dinledim” gibi kodlar kullanır. Müziğin genel durumu budur. Sadece müzik için değil birçok şey için insanlar benzetmeyi de severler. Biz de varolan o kodların içerisinde büyümüştük, biraz kodların farkına varınca, onları nasıl kırabilirizi düşünmeye başladık.

Kırabildiniz mi?

Cem Kısmet: Deniyoruz... Kırdığımız noktaların olduğuna da inanıyorum. Bunu armoni, ezgi, ritim varyasyonları üzerinden konuşabiliriz.

Emre Yalçıntaş: Şarkı yapısı gibi... Standart şeyler vardır; "nakarat tutmalı" gibi. Bazen bakıyoruz nakaratsız şarkı yapmışız, ama bunu çok da bilinçli yapmıyoruz. Bir şey çıkıyor ortaya, hepsi ayrı bölüm oluyor.

Cem Kısmet: Kodun farkında olmak da iyi bir şey. Mesela sinemada müzik ve kodlar daha belden aşağı vurur. İşte bir tuba sesi duyduğunuz zaman aklınıza gelecek ihtimaller bellidir; atlılar, süvari birlikleri falan. Savaş kodlarına götürür bizi. Onu da bu şekil kodlayan nedir? 1940’larda çekilen Western filmlerde Kızılderili katliamını meşrulaştırma girişimindeki ses kodudur. Yankiler gelir, arkadan ordu yetişir. Orada Kızılderililere karşı zor durumda çatışan birkaç kahraman vardır falan. O kod aklımızda kalır. Daha da ince detayına girdiğiniz zaman; eksik beşli akorunu bastığımız zaman onun gerilim olduğunu biliriz. Bunları bize daha çok kodlayan sinemadır, görselden gelen kodlar yani. Aşık Veysel’in böyle kodları var mıydı? Aşık Veysel İstanbul’da mı yaşıyordu? Hayır. Nasıl bütün dünya biliyor? Kodların dışında bir adam yani. Bizim de çabamız o yönde.

Savaş, katliam, kodlar demişken bu coğrafyada da bir savaş hâli var. Takip ediyor musunuz, etkiliyor mu?

Cem Kısmet: Herkesi, her şeyi etkileyen durumlar. Bizi de etkiliyor tabii ki. Klasik, “Orada insanlar ölüyordu, biz burada bilmem ne” demek istemiyorum. Bunlar hep vardı, bunları biz bulmadık. İnsanın varlığından beri mızrak, ok ucunu kimler yaptıysa, savaş güdüsünü yığınlar hâlinde kimler ortaya çıkardıysa oradan ortaya çıkan bir şey. Elbette insan hayatını etkiliyor; düşüncelerinizi, pratiklerinizi. Ne kadar soyutlanırsanız soyutlanın içerisindesinizdir.

Konser programı nasıl? Ve mevcut program dışında gitmek istediğiniz kentler var mı?

Cem Kısmet: İzmir, Denizli var. Birçok ile gitmek istiyoruz. Denizli’ye en son 7 yıl önce konsere gitmiştik. Urfa, Antep, Diyarbakır, Sivas, Malatya; buralara defalarca gittik. Ama geçen gün denk geldim, anlatmak istiyorum: Genç popçularımızdan bir tanesi gazeteye konuşmuş, “Diyarbakır’a gitmek istiyorum” diye. Bir kahraman yani. Biz yıllardır gidip geliyoruz abi. Yani Diyarbakır’a gidip, Sur’un içerisinde çatışmaya girmiyoruz ki, müzik yapıyoruz. Reklam için yapacak işte. Orada birkaç kişinin gönlünü alacak da, onun parçaları dinlenecek. Mümkün değil tabii ama onu bekliyor işte. 

Emre Yalçıntaş: Gitmediğim bir kente konser çıktığı zaman heyecanlanıyorum.

‘İMGE DEĞERİ DE VAR’

Grubun isim hikayesini de dinlesek...

Cem Kısmet: İlk kurulduğu zamanlarda Ahmet Başbağlar’ın ikizi vardı; İbrahim. Ahmet, İbrahim, Sonat bir arada konuşurken, "İsim ne olabilir?" dedik. Aslında isimsizlikle de bir sorunumuz yoktu, isimsiz olmak da cazip geliyordu bize ama isim zorunluluğu da olmaya başlamıştı. Ben “kese kağıdı” gibi isimler önermiştim. Dönem olarak da 60 ve 70’lerin parçalarını yeniden cover yapıyorduk. O dönemlerde “Pilli Bebek turchi” diye Fransız karton film vardı. Tırıvırı bir karton filmdi ama televizyonda olması insanlara baktırıyordu. Bugün olsa belki çocuklar bile ilgilenmez ama televizyonun ilk zamanlarının olmasının verdiği heyecanla da insanlar koştur koştur ekran karşısına geçip, kuklaların oynadığı bir şeyi seyrediyordu. Bu durumu biraz benzeştirdik çünkü yaptığımız işi çok önemsemiyorduk. “Acayip bir iş yapıyoruz” kafasında değildik, kendi aramızda eğleniyorduk. Bunu da paylaşabilecek insanları bulunca bunu ona benzettik. Dönem olarak da o dönemi hatırlatıyor, öyle kaldı isim. Bir imge değeri de var tabii. Ondan önce de Pilli Bebek diye bir şey var, yatınca gözleri falan açılır, ses çıkarır.

KAFALAR RAHAT

Geleceğe dair bir planlama, gelinmek istenen nokta var mı?

Cem Kısmet: Bugüne kadar üç bin konseri geçtik. Biz aramızda konuşuyoruz, “Şu parçanın kaydı için tarih koysak mı?” diye ama onu bile koyamıyoruz, bırak 10 yıl sonraki hâlimizi. Hiç o kafada değiliz yani...

Bu iyi bir şey sanırım?

Emre Yalçıntaş: Aslında reel bir şey. En basitinden haftayı konuşuyoruz, haftaya konserimiz var. Konserden çıkıyoruz, yoruluyoruz o aksıyor falan. Ama doğru zaman da kendisini gösteriyor.

Arda Algan: Yarın kayıt var desek, bir şeyler konur ortaya ama daha çok içimize sindirmek istiyoruz yapılanı.

AŞK DEĞİL HAPİSHANE ŞARKISI

Çok güzel parçalarınız var ama iyi bir dinleyiciniz olarak "Siyah beyaz" parçasının hikayesini sormak istiyorum...

Cem Kısmet: 12 Eylül döneminde içeri alınıp yıllarca işkence görmüş bir sürü insan tanıdık, bazılarıyla çalışma fırsatı bulduk. Hiç tanıma fırsatı bulamadıklarımız da oldu. O dönem benim de çocukluk dönemimdi. Darbe olduğunda 11 yaşındaydım, az çok aklım eriyordu. Sonrasında da '90 itibariyle çok fazla konuşma fırsatı da oldu. Hapishaneyi anlatan bir şarkıdır o, bir aşk şarkısı değildir. Şarkı yazarken hep dikkat ederim; hapishane anlatacaksan ranza, pranga, sigara tabakası imgelerini kullanmadan o şarkı nasıl yapılabilir diye. Kodların dışına çıkmak demiştik ya, öyle bir şey işte. “Fırtınalar sabahında doğan günü duyumsarım” sözleri aslında işkenceden dönen insanların belki marş söylemesi, belki avluya çıkabilmesidir. Siyah beyaz düşler denilen şey renksizlik aslında. Alt metni böyledir.

(Fotoğraflar: Erdost Yıldırım)

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Şubat 2016 08:39
www.evrensel.net