Ölüm üzerine kısa bir yazı, uzun bir taziye

Ölüm üzerine kısa bir yazı, uzun bir taziye

Beyaz tülbentli kadınların oturduğu odaya buyur ettiler çünkü anayı görmek istiyordum. Hiçbir şeyinden değilse de gözlerindeki acı ve öfkeden tanırsınız yüreğine kor ateşi düşmüş anaları. Girer girmez kime sarılacağımı şaşmadan bulmam da bu yüzdendi. Tek kelime edemeyişim de bu yüzdendi.

Cansu AYKARA

Üç beş gün evvel bir taziye evindeydim. Ölümün uzun bir tarihi var memleketimizde. Belirsiz zaman aralıkları daha da belirsiz oluyor ölümlerle. İşte öyle belirsiz bir vakitte girdim taziye evinin kapısından. Kapıya varana kadar, yol boyu neyle karşılaşırım diye düşündüm. Akşamdı, karanlıktı yol. Köylerin ışıkları aydınlatıyordu bir tek. Saf temiz bir aydınlık vardı bu yüzden yollarda. Eşiği geçeceğim ana kadar sesler vardı kulaklarımda, bağıranlar olacak, ağıtlar yakılacak, kadınlar haykıracak acılarını diye hazır etmiştim zihnimi. Oysa eşikten adım atınca çok sakin bir hüzünle karşılaştım. Benim hüznüm, oradaki kadınların sessiz acılarını ağırlayamadı o an. “Böyle sakince mi karşılıyoruz, yıllarca yarenlik ettiğimiz insanların acımasız gidişini?” dedim kendi kendime. Tanımadılar, tanımıyorlardı da zaten. Sofraya buyur ettiler. Olmaz, yemem dediysem de oturuverdim. Elime kaşığı alıverdim. Yiyiverdim çabucak. Ne kadar çabuktu bilmiyorum ama yemek, o an, çok anlamsızdı benim için. Çünkü acımasız ölümlerde dünya durmalı diye bilirim. Ne yemek, ne içmek, ne de teneffüs etmek dünyayı. Hayır, acımasız ölümlerin arkasından hayat devam etmez! Edemez, etmemeli…
Abla bana kardeşini anlattı, en çok o köşede oturmayı sevdiğini anlattı, misafir ağırlamayı ne çok sevdiğini anlattı. Günlerce çektiği acıyı anlattı. Anayı, anasının kuzusunu anlattı. Tarif edilemez acısını tarif etmeye çalıştı imkânsız olduğunu bile bile. Ama ne garip bir andı? Bu topraklarda acı bile nasıl böyle sakince yaşanır? Sakince anlattı. Karşımda bir teyze, yemek yememi söylüyor birileri de bana tercüme ediyordu. Hocam hiçbir şey yemedin dendikçe ben kaşıklıyordum yemeği. Sanki ben acılarını paylaşmaya değil de misafirliğe gitmiştim. Geleni başlarının üzerinde taşımak hali taziyelerine bile işleyen böyle bir memleket burası. Buna rağmen bütün acıların, acımasızlıkların reva görüldüğü bu topraklar… O an orda öyle oturmak kadar zor bunu anlatması da…
Beyaz tülbentli kadınların oturduğu odaya buyur ettiler çünkü anayı görmek istiyordum. Hiçbir şeyinden değilse de gözlerindeki acı ve öfkeden tanırsınız yüreğine kor ateşi düşmüş anaları. Girer girmez kime sarılacağımı şaşmadan bulmam da bu yüzdendi. Tek kelime edemeyişim de bu yüzdendi. Yan yana oturmuş, birbirlerine güç olmaya çalışan, pek çoğu ana, pek çoğu sakinliğini direngenliğinden alan ama öfkesiyle harmanlayan güçlü kadınlar… Aralarında bir yer bulmak ne zor. Bir köşede utanmadan anaların gözlerinin içine bakmak ne zor…
Acılardan ve öfkeden sığınılacak tek liman mıdır dualar? Dua etmeyi bilmediğimden değil de, bir türlü anlayamadığımdan her defasında bu soruyu sorarım öyle. Bu cendereyi durduracak yere neden ulaşmaz bir türlü o dualar? Etmeyi bırakıp da birbirimize dönsek yüzümüzü, bu kalın çizgileri, taş duvarları kaldırsak da zihnimizden, el ele verip sorsak öfkelerimizin hesabını... En çok buna ihtiyacımız var, en çok buna!
O eşikten ikinci kez adım atıp da yollara, aydınlık mı karanlık mı o yollara dönerken, aslında bu yazıya vesile olan esas fotoğraf vardı artık zihnimde. Kulaklarımdan acı ağıtları silen, hayatımda gördüğüm en sakin taziyeyi benim için en uzun taziye kılacak o fotoğraf: tam kapının dibindeydim ben. Bir adam girdi içeri. Anayı gördü. Sarılamadı. Sadece, “qewetbe” diyebildi. Kendisi olamadı ama. Kapıdan çıkarken, sessizce ama hıçkırıklarla döküldü acısı gözyaşlarından.Hiç unutmayacağım bir an bu. Bu, kadınları güçlü kılan, erkekleri ağlatan kirli bir savaş!

www.evrensel.net