Bu günler unutulmamalı

Bu günler unutulmamalı

Özgün E. BULUT

“Çocukların annesi ve babası hiç ölmesin.” Cizre’de katledilen ambulans şoförü Şeyhmuz Dursun’ un on yaşındaki oğlu Botan’ın sözleriydi bunlar. Botan çocuk hâlâ. Yüreği, aklı ve hissiyatını ‘yetimlik’ üzerinden kurmuş. Hiçbir çocuk yetim büyümesin istiyor. Çocukların anne ve babasız büyümesinin en yalın halini ortaya koymuş o büyük yüreğiyle. Başka ne söyleyebilir ki o yaştaki bir çocuk. 

The Crow diye bir film izlemiştim bir zamanlar. Filmin kahramanı müzisyendi. Nişanlısıyla evlerinde bir çetenin saldırısına uğrar ve katledilirler. Sonradan kahramanın mezarına konan bir karga onunla birlikte toprağa bırakılan bedene ruhunu ekleyerek onu yaşama dahil eder. Alınacak, verilecek olan hesaplar tamamlanır böylece. Doksanlı yıllarda popüler olan bir çizgi filmin sinemaya uyarlanmasıydı anımsadığım kadarıyla. Botan’ın sözleri nedense beni bu filme götürdü. Daha doğrusu filmin kahramanı olan müzisyenin, o filmdeki çocuk karakterin annesine söylediği söze. “Anne, çocuğunun dudağında ve kalbinde tanrının adıdır” diyordu. Sözü böyle anımsıyorum ve buna babanın yerini ekliyorum. “Baba, çocuğun arkasında, önünde, sağında, solunda hep onunla yürüyen gölgedir.” Onlar eksilince çocuk kocaman bir adam oluyor.    

DÜNYANIN O EN GÜZEL, ÜLKEMİZİN EN BELA SÖZCÜĞÜ: BARIŞ

Anne ve baba için ise bir çocuğun ölmesi; yağmurun kuruması, mevsimlerin ertelenmesi, sözün acılara batırılarak söylenmesidir. Yıldızların suda intiharıdır. Ruhun rüzgara karışarak gövdeden uzaklaşıp gitmesidir. İşte bu nedenle… Bunlar yaşanmasın diye, çocuklar ölmesin diye, yetimlik yaşamasınlar diye insanlar çığlık çığlığa bağırıyorlar. Êdi bese, bese bese diyorlar. Artık yeter, yeter yeter diyorlar. Zalimde bir parça kalp kalmışsa, kırıntı kadar vicdan kalmışsa, onlara dokunur diye bağırıyorlar. Oraya dokunmuyorsa, yorgunluklarına dokunur diye bağırıyorlar. Hiçbir savaşın ilelebet sürmeyeceğini, ancak yol yakınken, o kirli savaşların sonuçlarını bilerek bağırıyorlar, dünyanın o en güzel, ülkemizin en bela sözcüğünü. Barıştır o sözcük. Barış istemek kadar sancılı bir sözcük yok bugünlerde.
Sürekli yazıyoruz, durmaksızın konuşuyoruz. Bedenlerin toprağa düştüğü bu günlerin olmaması için çabalıyoruz. Bir şair olarak söylüyorum, bir edebiyatçı olarak haykırıyorum. Şair ya da edebiyatçı bu günler için konuşmayacaksa ne zaman konuşacak. Gençlerimiz gidiyor gözlerimizin önünde, ellerimizden kayıyorlar. O çocukların sesi olmak edebiyatçının vicdanı değilse, edebiyat ne işe yaramaktadır. Biliyorum ve haksızlık da etmek istemiyorum. Elini taşın altına koyan edebiyatçılar yok değil. Ama çocuklar, anneler, babalar, dedeler gidiyor. Bir adım daha öteye gideyim; hayvanlar katlediliyor. Yaşam alanları yerle bir, okullar kapalı, öğretmenler hizmet içi eğitimde. 

ÇOCUKLAR ÖLDÜRÜLÜRKEN ŞİİR DE ÖLMÜYOR MU?

Soruyorum ve yanıt bulmaya çalışıyorum. Nedir yaşam? Bu vahşetin ortasında nefes almaksa, böyle yaşamaktan utanç duyuyorum. Yazdıklarım bile bu utancımı örtmüyor. Çocuklar öldürülürken şiir de ölmüyor mu? Tarih yağmalanırken edebiyat da yağmalanmıyor mu? İnsanlar bodrumlarda naklen yayınla gömülürken bir şey yapmamanın utancıyla boğulmadığımıza mı inanacağız ve bugün o bodrumun altında kalanın biz olduğumuzu düşünmeyecek miyiz?

Televizyon ekranlarına kitlenmiş, Cizre’de neler olduğunu anlamaya çalışırken gözüme Jöh ya da Pöh ya da Esad timi tarafından yazılan bir duvar yazısı ilişiyor. ‘TC, Allah Var Gam Yok”  Yazı bu. Allah var, gam yok sözünün militarizme indirgenmesi nasıl bir aklın ürünüdür, anlamak mümkün değil. Yine gençlik yıllarımda okuduğum bir tasavvuf kitabındaki meselelerden biri geldi aklıma. “Rabia Hanım, bir elinde meşale, bir elinde su dolu kovayla, Basra sokaklarında koşturuyor. Ona yetişip soranlara şunu diyor: Cehennemi söndürmek, cenneti de ateşe vermek için koşuyorum. Ta ki bu iki perde kalksın ve insanlar cehennem korkusu ve cennet umudu ile değil, Allah’ın ezeli güzelliği uğruna ibadet etsinler!” Yürekten sevmek, tanrıya sığınmak bundan başka bir şey olmasa gerek. Gerisi tanrıyı tanımamaktır, faşizmdir.
Çocuğun gözünden başka okunuyor hayat, annenin göğsünden başka, babanın dişinden başka. Çocuk büyümenin peşinde, anne çocuğunu bağrına doya doya basmanın derdinde, baba onun gölgesi olmanın kıvancını kaybetmek istemiyor. Tüm bunlara karşın öfkelerinden başka dili olmayan yüreksizlerin, dini ve imanı olmayan salyaları ile saldırdıkları bu tablo var. Ne mi oluyor sonra? Vicdanı hayata akan bir şair konuşuyor. Ömer Turan, Dünyanın İlk Sabahı isimli kitabında “ölü çocuklar ağıtı”nı yazıyor. “her şey bu dünya üzerinde oluyor/ falımıza bakan çocuklar konuşsun/ biz susalım/ bütün kuyuları gördük/ sokakta bir kadın/ ölümü soruyordu birilerine/ evlerden sokağa taşınıyor fotoğraflar/ ardımızda insan şekilleri/ dünyalı güvercinler/ sonra baktık ki/ dokunduğumuz her kalp/ ürkek!/ ölü çocuklar ağlıyor.” Ağlayan her çocuk için söyleyecek çok sözümüz var. Bu günler unutulmasın, hafızamıza yerleşsin diye… “şöyle de okunabilir cevabı/ her anne devletten bir oğul alacaklı.”

www.evrensel.net
ETİKETLER Cizre