Zaman dediğimiz nedir ki?

Zaman dediğimiz nedir ki?

Nilüfer ALTUNKAYA

Yaşamın bir yolculuk olduğu, zamanın akıp gittiği gibi ifadeler hep bizim metaforik algımızın ürettiği dil oyunlarıdır. Yaşama yolculuk metaforunu, zamana gelip geçme işlevini biz yüklüyoruz. Zaman geçip giden bir şey mi, dokunan acıtan bir şey mi? Hatıralarımız mı? Belleğimizdeki kayıp odalar mı? Bizde kalanlarla geleceğe ektiğimiz anlamların tohumlarının saçıldığı bir bahçe mi? Nedir zaman?
Felsefecilerin de fizikçilerin de en önemli uğraş alanlarından biri olmuştur bu sorunun cevabını aramak. İnsanoğlu doğayla olan savaşının başlangıcından beri zamanı sadece anlamak için uğraşmamış, onu yönetmeye, biçimlendirmeye, etkilerini yorumlamaya böylece varoluşunu anlamlandırmaya çalışmıştır.
İnsanın kendi varoluşunu anlamlandırmaya çalışması belki de ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmesiyle başlar. Evrenin sonsuz ve başlangıçsız olduğu (ezeli ve ebedi) ya da sonlu ve başlangıçlı olduğu düşüncesi birbiriyle karşıt düşünce akımlarını doğurmuştur. İnanç biçimleri ve bilimsel çalışmalar, birbirinden ayrı akan bu iki yolu aydınlatırken yüzyıllar geçtikçe insanın evrenin merkezinde olmadığı gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamıştır.
İnsan artık zamanın sonsuz döngüsünün kendisinden bağımsız olduğunun bilincindedir. Bu sonlu varlığı, bu gelip geçiciliği inanç yoluyla aşmaya çalışmak ve sonsuzluğu düşlemek bile insan egosunun zamana karşı mücadelesinin bir etkisidir.
Zamanın içine doğarız, zamanla anlarız, zamanla değişiriz, zamanla öğrendiklerimizden yeniden doğarız. Böylece kendini var eder insan. Evet, bir felsefi ekol olan varoluşçuluk da bunu söyler aslında. Varoluş özden önce gelir, derken insanın zamanla kendisini var edişini de seçimleri ve edimleriyle kendi var oluşundan sorumlu olduğunu da anlatır.
Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Sözlüğü’nde zaman, tüm var olanların birbirlerinin yerini alarak zincirlendikleri sonsuz süre olarak tanımlanır. Ve şöyle açıklanır: “Tüm varolanları içinde bulunduran sınırsız yeri dile getiren uzay kavramıyla sıkıca bağımlı olarak özdeğin varolma biçimlerinden başlıcasını dile getirir.”
Zaman, uzay ve eylem insanın başlıca var olma biçimleri olarak felsefi kategorileri oluşturur. Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramlarıyla birlikte ise birbirleriyle olan sıkı bağı fiziksel olarak açıklığa kavuşmuştur. Einstein, zaman ve uzayın mutlak olmadığını göreli (bağlantılı) olduğunu kanıtladığından beri, evren dört boyutlu zaman-uzay sürekliliği olarak algılanmaktadır.
İnsan da bu süreklilik içinde birbirini takip eden süreçlerin bir parçasıdır olsa olsa. Nesnelerin sonsuz dağılımda kendi varoluşunu öteki nesnelere göre uzay-zaman içinde anlamlandırmaya çalışırken, güncel yaşamını kolaylaştırmak adına zamanı kendi yaşam biçimine göre birimlere ayırmıştır. Sonunda bu yaşam biçiminin de nesnesi haline gelmiştir. Marx’ın yabancılaşma biçimlerinden biri olarak kavramlaştırdığı ‘doğaya ve kendine yabancılaşma’ bu noktada insanın içsel yolculuğuna aykırı bir zamansal döngünün içinde hızını yitirmesi olarak çıkar karşımıza. Her insan biricik olan iç dünyasını dayatılmış bir hıza göre ayarlamak ve varoluşunu kendi dışında nesnelleştirilmiş bir zamansal döngüye göre kurmak durumundadır artık.
Zamanı biçimlendirerek yaşamı da biçimlendirmeye çalışan modern hayat bize hızına yetişilmez olanı vadeder. Bunun acizliğini sırtlanmak zorundadır her insan. Bilişim teknolojisi ve sosyal medya bu hızı pekiştirirken, kendi zamanını başkalarının zamanına göre ayarlamayı dayatır. Çağın çığırtkanlığında kaybolan bir ses, akıp giden birer yüz, kendi hızını kaybetmiş bir varoluşsal çaba olarak insan bu acizliğinin yansımalarını çoğaltır.
Zaman bir bahanedir işte. Bir yılı bitirmek ve yeni bir yıla başlıyor olmak bize bunları düşünmenin analitik imkanını sunar. İnsan kendi yolculuğunu da kendi türünün yolculuğunu da iç içe yaşar. Değiştirebildikleri ve değiştirmeye gücünün yetmediği gerçekler toplumsal yazgısını belirler.
Günümüze gelene kadar ne savaşlardan ne acılardan geçmiştir insanlık! Zekasıyla neler yaratmamıştır ki? Nanoteknolojiden tıptaki akıl almaz gelişmelere kadar ne düşleri gerçeğe dönüştürmemiştir ki? Büyük ülkeler, medeniyetler kurmuştur. Zamanın rüzgârında yıkılmayan kentler inşa etmiştir. Ama eşitlik, özgürlük, barış gibi kadim değerlere sahip bir yaşam kuramamıştır. İşte bu yüzden Dünya hâlâ Batı’daki refahla Doğu ve Ortadoğu’daki kaosun iç içe yaşandığı sosyal adaletsizlik üreten bir uzay-zamanı soluyor.
Bütün bunların karmaşasında 2015’den değiştiremediğimiz acılar, ölümler ve ne içinde ne dışında olabildiğimiz bir savaş kaldı bize. 2016 ise dünyanın ve ülkemizin evrensel tarihini değiştirebileceğimiz gerçekler adına yepyeni bir zaman dilimi olarak karşımızda.
Bir eşikten geçtik, adımlarımız uzamın sonsuzluğuna karışacak. Zaman bizi bizimle kuşatan bu sonsuzluktan başka nedir ki?
İyilik ürettiğimiz bir yıl olsun!...

www.evrensel.net
ETİKETLER Nilüfer Altunkaya