Bir kadın olarak...

Bir kadın olarak...

Nilüfer ALTUNKAYA

Gündem yoğun. Yıllardır “Barış süreci içindeyiz,” diyerek beklediğimiz demokratikleşme ortamı seçim sonrası yerini birden bire savaşa, kaosa, teröre ve spekülatif siyasi dalgalanmalara bıraktı. Cepheler yine keskinleşti, kutuplaştırıldık, kafamız karıştı, koalisyon turları yerini kana ve 90’lı yılların şiddet dolu söylemine bıraktı. Böyle bir gündem içinde olağan üstü toplanan mecliste siyasi aktörler yerini aldı. Konuşmalar, yuhalamalar, alkışlar… Zaman zaman partisinin gündeminden farklı şeyler de söyleyerek, kendine has politik duruşu olduğunu duyumsatan edasıyla, sakin sakin konuşan yılların siyasetçisi, söz hakkı isteyerek kürsüde yerini aldı. “Sayın Eş Başkan konuşmuş olsaydı” diyerek konuşmadıkları halde neler söyleyeceklerini ifade edecek kadar keskin bir kararlılıkla saldırdı HDP’ye... Söyledikleri oldukça can sıkıcı şeylerdi, tepkiler nedeniyle sesini ara ara yükseltti, sonra nefret dolu bir bakış ve yüz buruşturmayla HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’a, “Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus” deyiverdi. Oysa terör eylemlerinden sorumlu olduğunu iddia ettiği, 6 milyon 58 bin seçmenin oyuyla meclise girmiş bir partinin eş başkanlarına yönelik o keskin suçlayıcı sözlerine tek tepkiyi Nursel Aydoğan vermedi. Ama onun özellikle kadın olduğu için susması gerekmekteydi. İşte böylece ülke gündemini sık sık cinsiyetçi söylemleriyle meşgul eden algıyla yeniden yüzleşmek zorunda kaldık.
Kadın sorunsalını inanç meselesi içinden çözümlemeye çalışmak siyasal İslam’ın benimsetmeye çalıştığı temel meselelerden biri ülkemizde. İnancın dogmatik yapısı gereği kadını belli söylemlerin içinde nesneleştirmek bu siyasi geleneğin en reflekstik argümanı oldu. Asıl sorulması gereken soru belki de bu algının seküler yaklaşımlardan farkının ne olduğudur?
Eğer kadını susturma nedeniniz uhreviyse yapacak çok da fazla bir şey kalmıyor. Bu yığınların oldukça kolay bir şekilde onaylayacağı rol biçmelerle pekiştirilip devlet eliyle servis edilebiliyor. İtiraz hakkınız size dini referanslar aracılığıyla geri dönüyor. Bu yolla kadının susmasına yönelik söylem ve beklenti edimsel olarak emrolunmuş bir tahakküm biçimini anlatıyor. Ne yazık ki bu tahakküm biçiminin dayattığı tek şey, kadının sosyal rollerinin belli bir sansürel algıdan geçirilerek iktidarın simgelediği inanç biçimine göre şekillendirilmesi değildir. Daha da vahim olan, inanç yoluyla toplumu kategorize eden ve iktidarın tüm hegemonik yapılarıyla dayatmaya çalıştığı tek tipleştirmenin, ötekine olan tahammülsüzlüğün meşruiyet kazanması durumudur.
Tam da bu yüzden “Bir kadın olarak sus” ifadesiyle kendini ele veren zihniyet, konuşmasına tahammül edilemeyen kadının zorla susturulmasına hizmet eden zihniyettir. Bu zihniyet, kadının kıyafetinden, gülüşüne, yaşam tarzından, kürtaj olma hakkına kadar dizginleri elinde tutmak ve kendi güdümünde bir kadınlık durumu yaratmak hevesindedir. Kadın bedeni tamamen eril tahakkümün iktidar biçimlerinin nesnesi haline getirildiğinde susturulması gereken bir kadın itirazı da kalmayacaktır. Ne manzara ama!
Başka bir açıdan baktığımızda bu muhafazakâr oluşumun içinden çıkan bir orta sınıfın kadının ekonomik açıdan erkeğe olan mahkûmiyetini nispeten kendi algı sınırları içinde yıkmaya çalıştığını da görüyoruz. Erkekle kurulan ilişkide temelde sakat olan anlayış baştan kabul edilerek süre giden bir ekonomik özgürlük sadece İslamcı kesimde değil seküler yaşam tarzını savunan kesimde de içler acısı haldedir. Kadınsal yükümlülükler belirlenmiş ve ‘kadının doğası’na uygun davranış biçimleri olarak normatifleşmiştir.
Kadının çok konuşmaması, dikkat çekecek şekilde gülmemesi, ‘açık saçık’ giyinmemesi, sokakta sigara içmemesi gibi normatif kalıplar ‘başı açık kadınlar’ için de benimsenen davranış biçimleridir.
Foucault’dan hareketle bedensel davranışlarımızın ‘doğal’ olarak belirlenmiş olmadığını ve biyolojik cinsiyetin tümüyle kültürel anlamda inşa edildiği gerçeğini seslendirmek pratikte pek bir işe yaramıyor. Bu ev içi yükümlülüklerin erkeği hep daha ötelere taşıyan (daha çok kazanç, daha iyi bir kariyer, daha üst düzey bir statü gibi) angaryalar olduğunu bilmek de…
Eril zihniyetin siyasi rengi ne olursa olsun beklentisi ona toplum tarafından verilmiş rollerin toplamı olan edilgen bir kadından yanadır. ‘Bir kadın olarak’ susmak gerektiğini kabullenmiş bir kadınlık durumunu içine sindiren kadın, erkek özne tarafından yeterince ‘sahip’lenilecektir. Ama farkında bile olmadan inanç biçimleri ya da geleneksel dayatmaların ürünü olan bu ‘susan kadın’ militarist eril alışkanlıkların hiyerarşik yapısını da güçlendirecektir. Diğer yandan can acıtıcı bir gerçek de ataerkil toplumu ayakta tutan tüm bu kurumsal ve normatif yapıların geleceğe en çok kadın eliyle taşındığı gerçeğidir.
Öyleyse eğitim şart! (Ne ironi ama!)
Ben egemen zihniyetin sadece susan kadın değil, susan vatandaşlar yaratmak istediği düşüncesindeyim. Sadece sandığa gidip oyunu ona veren yığınlar, muhafazakâr bir gençlik, düşünmeyen ve sorgulamayan kullar…
İşte bu yüzden susmamak zorundayız. Söylemek zorundayız.
Bir kadın olarak da bir erkek olarak da buradayız. Karşı taraftayız. Çünkü biliyoruz ki sınıf bilinci olmadan özne olamayız. Ancak yabancılaşmış bireyler oluruz.

www.evrensel.net
ETİKETLER Nilüfer Altunkaya