Kafamıza taş yağıyor!

Kafamıza taş yağıyor!

Canlıların özsel değerleri olduğu için yargılandığı bir uygarlıktan geliyoruz. Karıncaların, ineklerin, köstebeklerin çiftçilere zarar verdiği için yargılandığı, sonra da cezalandırılmak ve gerektiğinde öldürülmek için aforoz edildiği Hristiyan hukuk sistemi içinde tüm uygarlığımız mayalandı.

Fevzi ÖZLÜER

Darbeden hemen sonra üniversiteyle bağını kesmiş, İngiltere’ye gitmiş,  kısa bir süre sonra IRA’nın verdiği kurtuluş mücadelesine destek için sınır köylerden birine taşınmıştı. İngilizlerin ağır gıda ambargosu altında, IRA’nın İrlanda Halkını’nı beslemek için kurduğu kooperatiflerde ve tohum ağlarında görev almış, kendi kendine yeterli olacak tarım yöntemlerini öğrenmişti. Artık, topraktan sofraya kadar bir halkı, komünler biçiminde besleyecek bilgi ve deneyime sahipti. İrlanda Halkı ambargo koşullarında tüm dünyaya haklılığını göstermiş ve İngiliz sömürgecilerini de masaya oturtmayı başarmıştı. O da yıllardır elde ettiği birikimi ülkesinde değerlendirmek, ekolojinin döngüsü içinde başka bir ülke hayalini edindiği deneyimlerle kurmak için geri döndü. Koca şehrin kıyısında ananelerden kalan arazide ilaçsız, doğaya saygılı yöntemlerle tarıma başladı. Otun çöpün içinde bağ, bahçeyle uğraşmasını önce köylüler yadırgadı.  Tüm modern tarım aletleri vardı oysa, balyalar, slaj yapmak için açılmış çukurlar, belki de elli yıl öncesinde kalmış pek çok teknik yeniden canlandı.  Ancak, ananelerden kalma yöntemleri bir kez bırakmış, hazır tohuma, gübreye alışmış köy hayatının içinde giderek yalıtıldı. Komşuları pek ziyarete de gelmek istemiyordu. Kızları bir değişikti onlar için. Evde yaralı hayvanlar, kapı kenarlarından çıkan akrepler, yılanların sessiz sedasız bahçenin bir kıyısında dolanması pek hayra alamet değildi.  Tüm canlıların içsel ve özsel bir değeri vardı bahçede. Bir hiyerarşi yoktu.  Harımın üzerinde duran taş, düşen bir çiğ tanesi, bala dönen ahlat, güzelliği tamamlayan ortak değerlerdi.
Bir “cadı hikayesi” uydurulmasa da yalıtıldı. Yıllarca elde ettiği birikimi paylaşacak mecra bulmak için çalmadık pek az kapı bıraktı. Bir ekoloji derneğinin “tarım, tatil, turizm” çalışması yaptığını öğrendi onların da kapısını çaldı: “Gücüm kalmadı, bilgim var, işte bu topraklar var, alın işleyin, emeğimi koyayım, gençler bulun, burayı büyütsünler, bir şey istemiyorum, yaşasın bu topraklar yeter ki” dedi.  Beklemediği bir yanıt aldı: “Arazilerin mülkiyetini bize geçirirseniz, bu söyledikleriniz için yatırım yapılabilir”.
Hayal kırıklığının birinci yılı devriyesinde tanışmıştık. “Alın işleyin, siz yapın” dedi. “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara Hayır Platformu” çalışmalarının kamuoyunda en etkin olduğu dönemindeydi. Toprakları ziyarete gittim. Yağmurluydu hava. Dikimevi Metrosu’nun önünden arabayla aldılar, kızıyla birlikte. Şadırvanın altında sicim gibi inen yağmura döndük yüzümüzü, bir bardak çay için iyi bir andı. Uzun uzun baktığımızı hatırlıyorum, elma bahçelerine. Öyle kolay değildi, işleyin deyince, işlemek toprağı. Hem aynı özsel anlam ve değerlerle bunu yapmak tekil bir girişimcilikten veya proaktif bir siyasal tercihten daha kapsamlı bir ruh halini gerektiriyordu. Birkaç kişi geçti aklımdan, buralara çeki düzen verebilecek, lakin onların da çok acı “ekoköy” deneyimleri vardı. Kapitalist bir girişimcinin gazabına uğramıştı aklımdan geçenler.  Yapabileceğim pek az şey vardı.  Benim için bir Vişne Bahçesi’ydi bu bahçe ve ben Çehov değildim. On yıl öncesine baktığımda da pek az şey yapabilmenin ıstırabıyla o gün anlattığım o hikayeyi hatırladım:
1794 yılının Fransa’sında bir papağan “yaşasın kral” diye bağırdığı için, sahipleriyle birlikte mahkeme önüne çıkartılır. Genç Fransa Cumhuriyeti’nin temel değerlerini alanen tahkir eden bu kuş, tıpkı Hristiyan hukukunda olduğu gibi yargılanır. Cumhuriyet gelmiştir ama “Yaşasın kral” diyen papağanı da cezalandıracaktır mahkeme. Yargılama sonucunda, Papağan “Yaşasın cumhuriyet, yaşasın millet” demek üzere eski sahiplerinden alınır ve yeni sahibine teslim edilir. Eski sahipler ise cumhuriyet rejimini tehdit ettikleri için giyotin ile cezalandırılır.
“Neden anlattın bunu?” demesine müsaade etmedim.  Birkaç taş aldım, “Bunları toprak haline getirecek avuç ısısına sahip olursam, buraya geri dönerim, ama şimdi değil, dedim.  Sonra havadan yere doğru dikey olarak uçan her taşı gördüğümde, “Toprağa dönüşür mü bu hız?” diye düşünüyorum? Sonra da bu çelişkiden çıkmak gerektiğini!!
Canlıların özsel değerleri olduğu için yargılandığı bir uygarlıktan geliyoruz. Karıncaların, ineklerin, köstebeklerin çiftçilere zarar verdiği için yargılandığı, sonra da cezalandırılmak ve gerektiğinde öldürülmek için aforoz edildiği Hristiyan hukuk sistemi içinde tüm uygarlığımız mayalandı. Şimdi hukuk sisteminin hem tarihsel hem de felsefi olarak sıkıştığı zeminde kafamıza taş yağıyor.  Sokaklarda, derelerde, tepelerde…
Bu düşen taşların anlamları ise türlü türlü.. Bir tür, taşın ruhu var mı yok mu tartışması, bir yanıyla! Doğanın korunması için insanlar dışındaki canlıların da acı çektiğini, duyguları olduğunu dillendirenler de var,  tüm ekolojinin insanlığın da içinde olduğu bir beden olduğu için korunması gerektiğini söyleyenler de.. Cudi’nin iki gün önce dağları bombalandığında sosyal medyadan çevrecilere veryansın edenler, doğanın ırkı olmadığını, orada da canlıların olduğunu ve öldürüldüğünü, çıkartılan yangında binlerce canlının öldüğünü yankılıyor. Yeşil Yol için direnen kadınlar da gelecek olan uygarlığın daha iyi bir yaşam getirmediğini dile getiriyor. Gezi’de bir ağacı kestirmemek için sarılan gencin motivasyonu ise belki bunların hiç birisi değil. Ne ağacın bir ruhu olduğunu ne de uygarlığın kötü olduğunu savunuyor.
Modern kapitalist toplumun günahlarını boynunda taşıyan, benmerkezci papağan sahiplerimiz var oysa ve fakat bizde “papağanları” giyotine götürüyorlar. Felsefeye ne hacet.. Dağa yananla dağın ekmeğini yemeye kalkan arasındaki yarılmadayız oysa.. Bir uygarlık krizinden aşağıya düşüyoruz.
Ontolojinin eşiğinde eş anlı kafamıza aniden düşen soru ise şu: Bu bahçede, tohumdan sofraya yaşamı kim, nasıl idame ettirecek?

www.evrensel.net
ETİKETLER CerattepeCudi