Karaşın şaire iki el mektup

Karaşın şaire iki el mektup

C. Hakkı ZARİÇ

Azizim güzel atlar güzel şiirler gibidirler
Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam!
Ece Ayhan

İlginçtir. İlginç bulmayanlar için ilenç sözcüğü de açıklayıcı olabilir. Gocunmaz bundan. Kendisi hakkında kötü yargılardan uzak durmanın ve kulak asmamanın şairidir, Ece Ayhan. Yargıyla sınırlanmak zorunda değiliz; yaşadıkları ve yaşattıklarıyla, yazdıkları ve söyledikleriyle de ilenç olabilir. 

Devletle diz dize oturmuşluğu olmuş mudur? Olmuştur. Kaymakamlığı sırasında devlet kadrosunda yer almış mıdır? Almıştır. Devletin hastanelerinde devlet gözetiminde kalmış mıdır? Kalmıştır. Tedavi için yurtdışına gönderen ve masraflarını karşılayan kimdir? Devlettir. Bundan dolayı “karaşın” bir şair olmadığı iddia edilebilir mi? 

Devlet dersinden tahtaya kalkan herkes zarfsız mektupların içine kuş koyup gönderecekse, tarihin sesine gömülenler ve orta ikiden terk çocuklar karşımıza geçer burada. Bir yolunu bulup dik gömülenler, Rezmî Gazete’de şiir yayınlatamadığı için yazıklananlar, telefonda söz verdiği halde yayımlandıktan sonra rızası alınmadı diye bir şiiri için devrimci yayınevinin kapısına icra getirenler, aldığı o parayı Mehmetçik Vakfı’na bağışlayanlar ile karşılaştırılmayacak kadar “sivil şair”dir Ece. 

Kültür Bakanlığı ve belediyelerden yemlenenlerin yüzünde açan çiçeklere tanık oldukça “cehennet” için sözü uzatmanın ne çok nedeni var. El ovuşturup perçem süzenler, sakal sıvazlayıp denge bulanların Ece’ye çemkirmesi anlaşılabilir. Bir defa Çanakkaleli Melahat’ın oğludur. Evet, resmî kayıtlarda böyle geçmediğini dönüp yazmaya gerek var. Nene Hatun’un top mermisi taşıması değil mesele, Çanakkale eşrafına sırtüstü onca hizmeti olan Melahat’ın heykeli dikilmemiştir kent meydanına. Ece Ayhan iki el mektupla yapmıştır yazıklandığı bu hizmeti. Yazmıştır. Yazar.

Bir şair kendini yargılayabilir ancak. Tarihe aykırı sorular sorup yanıtlar almakla yetinmeyen şairler, zamanın gidişatına ve vefaya çomak sokmak için “vakitsiz Üsküdarlı” saçlarını keser sözcüklerin. Sivil şairdir, Ece. Tercihlerini saklamaz. Tercihlerini açık eder. Bizi ilgilendirse de ilgilendirmese de umurunda değildir. Bildiği doğrunun sivilleşmesi için yazar şiiri.

Şiirde kalmaz. Kalmamalı “sivil” olmak. Mel’ûn bir duygunun vesvese vermesi gibi kurar dizeyi. Velveleye vermektir şairin başat işi. Sivil bir velvelenin şiirini okuruz onda. Çünkü “sivil” olmak, “sivil şiir” yazmak hayatın bütün alanlarına ses vermekle ilişkilidir. Külhandır. “Hal ve gidiş”e takmıştır kafayı. Sivilleşmek, devletin bütün kademelerinde ve hâkîde ve üniformada karşılığı olmayan bir duruş biçimidir. Karaşın olmak yüzünü boyamakla ilgili değil, karaşın yaşamakla ve yazmakla ilişkilidir, zira.

 “Devlet ve şairleri iki kaşık gibi iç içe uyurken
Geldiği kapkara denize Karpiç’ten gönderilmiş bir gemi.” 

Nereden yola çıktığı, herkesin kendine kalmış. Yelkenleri nerede şişirdiği çok belli ya da müphem! Ah o babaların meyhaneleri… Hükümetsiz bir iktidarın yönettiği ülkede karşılığı olmayan soruların tarihine mim koymak için siyaset kulislerinde bulunmaz. İdari izin dilekçesi de yazmamıştır kaymakamlığı süresinde. “Gönderilmiş bir gemi”den bahseder ama üstteki dize çökmüş bir inşaat iskelesi gibi vurur şairin yüzüne. Altında kalmamış gibi yapsalar da “insani yardım araçları”yla, arada parçalı bulutlu olmayı akıllarına getirenleri silkeler. 

Tezattır. Eyvallah! Bir bankanın adına kurulan yayınevi basar kitaplarını. Ama çiçeği burnunda ve şiirin militanlığı için gömleğinin bütün düğmelerini açıp duyarsızlık rüzgârına karşı yürüyen yayınevleri de Ece’den ve Ece’ye dair kitaplar yayımlıyor nicedir. Yayımlar!

Verili iktidarın karşısında bir şairdir Ece. Sadece şimdiyle uğraşmaz, keşiş. Öncesi ve sonrasında saray odalarında boğdurulan şehzadelerin son nefesinde büyüyen gözleriyle de bakar bize.Meşrutiyet ya da Cumhuriyet… Ah efendim o ne cinayetler, o ne “Fayton”lar, o ne kendi şirin canına kıymaların şiiridir. 
Yaklaşmaz. Uzak geçer. Hamamdaki tellak bile otoriteyi temsil eder Ece’de. Terstir. Ne hamaset, ne nutuk uğrar dizelerine. Tabiatı değildir. Devletin zorunlu kıldığı uysallık ve uzlaşmayı kondurmaz hecelerine.

“Devletin cüceleri nasıl ki iki kez ayağa kalkmak zorundaysalar
Tabiatın cüceleri de bir dehliz bulmuşlardır kendi içlerinde.”

Ki zaten şiir diz kırıp el pençe divan oturur mu devletin dergâhına? Sessiz değildir Ece de şiiri de. Payı yok mudur? Olmaz mıdır? Olmuştur! Bir karşı duruş oluşturmuştur kendi bağlamında. Geriden gelenler onun sesine yaslanır biraz da. Yaslanmıştır. Tüzüklerle çarpıştığını bilmeyen kalmasın diye tabiatın yanında, devletin karşısındadır.

Olmaz yine de yaklaşmaz. Belki sözcüklere yüklediği anlamları algılamakta zorlandığımızdan, belki dize uyumundaki çetrefil çıkmazdan, imge yoğunluğu ve göndermelerinden yakınlık kuramayız. Beladır. Arada vurup çekilir. Gönlümüzü hoş kılmak ya da okuru avlamak için değil. Sarsmak ve uyandırmak için çekilir. Bizim mahallenin şairi olarak görülmez nedense. Uzaktır. Mesafelidir. Yer yer iticidir hatta. Şiirin içine almaz; ama dışında kalmanıza da izin vermez. Vermemiştir. Şifrelerini çözüp tabiatın sesini ortaya çıkarınca devlet gocunmaya başlar “Mor Külhani”.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için yazdığı şu dizelere ne demeli, Yort Savul şiirinde:

“Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk”

www.evrensel.net