Bir resim insana bazen arkadaş olur

Bir resim insana bazen arkadaş olur

Özgün E. BULUT

“Çünkü kendimi bildim bileli ömrümü annemlerden uzak leyli mekteplerde geçirdim. Fakat bu sefer olduğu gibi annemi hiçbir zaman bu kadar özlememiştim. Ben her acıya, her ıstıraba alıştım artık. Yirmi iki yıllık ömrüm bütün imkanlara rağmen endişeyle geçti. Hiç kimseye boyun eğmemek için daha çocuk denecek yaşta tatillerimde çalıştım.”

Oldum olası mektupların değerini bilmiş, en sıradan mektuptan güzellikler yakalamışımdır. Okuma yazmayı öğrendiğim andan itibaren, dedemin ‘mektubuma başlamadan evvel’ diye başlayan satırlarını yazmak bana nasip olmuştu. Ablalarıma yazması sıkıntılı gelen, tüm aile bireylerine tek tek selam gönderen bu mektuplar, benim yazma eylemimin başlangıcı olmuştur diyebilirim. O nedenle her mektup benim için değerlidir ve anlamlıdır. 

Rüştü Onur’un bilinmeyen mektup, şiir ve fotoğraflarıyla yayınlanan, İbrahim Tığ’ın hazırladığı Benim Şeker Yavrum isimli kitap, bana yukarıdaki satırları yazdırdı ve o günlerimi gözlerimin önüne getirdi. Rüştü Onur’u ilk ne zaman duymuş ve okumuştum? O anı düşünmeye başladım. Rüştü Onur’un adını duyduğum yıl; şiirle bütünleştiğim, her ortamda şiir konuştuğum, gecemin gündüzümün şiir olduğu üniversiteli yıllarıma denk gelen seksenli yılların ortasıdır. Elazığ’dan Kütahya’ya gittiğim böyle bir günde, yanımda oturan ve Zonguldak’ta okuyan yol arkadaşım, şiirle ilgilendiğimi de öğrenince bana Zonguldaklı şair Rüştü Onur’dan söz etmişti. Bu ismi o zamana kadar hiç duymamıştım. Ben daha çok toplumcu şairlerle ilgilenir ve onların şiirlerinden mayalanırdım. Hafızama o dönemde yerleşen Rüştü Onur’un şiirini ilk nerede, ne zaman okumuştum? Kendime sorduğum bu sorunun yanıtını doğrusu bulamadım. Ancak hakkında detaylı olarak okuduğum ilk yazı; Tahir Abacı’nın, Yasak Meyve Dergisi’nde, her sayı yazdığı Şiir Kitapları Sözlüğü’ndeki Muzaffer Tayyip Uslu’nun da kitabını değerlendirdiği yazısıdır. Bu yazıda Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’u yakında tanıma fırsatı buldum. Sonra diğer yol arkadaşları olan Kemal Uluser’i öğrendim.
Kelebeğin Rüyası ile de tüm Türkiye tanımış oldu Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu’yu. Kelebeğin Rüyası hakkında yazdığım bir yazıda, Rüştü onurun sonradan eşi olacak olan Mediha’ya yazdığı mektuplardaki ürkekliğini, çekingenliğini ve sevdasını yazmıştım. “Mektuplarda ürkekliği, tutkuyu, korkuyu, cesareti okumak mümkün. ‘Son sözüm: /  Sizi seviyorum./Seni seviyorum Mediha. Eğer benim hakkımda mütekabil hisler beslemiyorsanız, mektubumu yırtıp atın.’ Bu kadar kibar ve nazik bir dil. Sevginin yüceliğini bu satırlar nasıl da can yakıcı şekilde ve çok net anlatıyor. ‘Mektubun avucumda’ diyen bir kalem, bir yürek ancak film karelerinde karşılığını bulabilir.” O kadar derin ve içtendir ki aşkı, onu bile utanarak yazıyor. “ Sonra bir ricam daha var. Bir resminizi istiyorum. Ama bunu belki tuhaf bulacaksınız. Fakat ne ehemmiyeti var. İnsan kardeşine bir resmini vermez mi? Gerçi sizi unutmamak için resminizi taşımak lüzumunu hissetmiyorum. Resminiz olmasa da sizi unutmam. Fakat bir resim insana bazen arkadaş olur.”

Benim Şeker Yavrum ile bir şairden ziyade, bir insanın her haline tanıklık etmek mümkün. Hastalıkları, ayakta durmaya çalışması, ıstırapları, tutkuları, yoksulluğu, çaresizliği, edebiyatla olan bağını. İnsana dair ne varsa işte. Küçük bir kente sığmamaktadır. İç dünyası yangın yeridir. Çareyi ve dermanı Mediha’ya yazdığı satırlara, bir de şiire yükler. Cemiyetin şairi deliden saydığını söz eder. Özlemden, endişelerinden ve ayakta kalmaya çalışmaktan. “Çünkü kendimi bildim bileli ömrümü annemlerden uzak leyli mekteplerde geçirdim. Fakat bu sefer olduğu gibi annemi hiçbir zaman bu kadar özlememiştim. Ben her acıya, her ıstıraba alıştım artık. Yirmi iki yıllık ömrüm bütün imkanlara rağmen endişeyle geçti. Hiç kimseye boyun eğmemek için daha çocuk denecek yaşta tatillerimde çalıştım.”

‘KIRKINDAN EVVEL ÖLENLERİN TÜRKÜSÜ’

Şairlerin yaşamı hep böyle ortak mıdır? Endişeler, huzursuzluklar, içe kapanmalar, rüyalar, kabuslar, özlemler şairleri ortaklaştıran duygulardır. Şiirin huzursuzluğu ve şairin huzursuzluğu birleşince ortaya derin izler bırakan dizeler çıkıyor. Tam da burada böyle bir endişe anında ‘endişe’ şiirini yazar Rüştü Onur. “Kanadımı kırdılar,/ Artık uçamıyorum./ Elim var ayağım var/ Bu sudan geçemiyorum./ Nedendir neden rabbim,/ İçimi dostlara açamıyorum./ Bir nasip kalmamış gecelerde/ Başımı alıp Kaçamıyorum.”
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın omuz verdiği ‘Kırkından Evvel Ölenlerin Türküsü’ tam da Rüştü Onur ve onun gibi genç yaşta ölen şairleri anma, unutmama, yad etme türküsüdür.  Bu anmayı yapan şairler ve Yazarlar Sendikası vefa duygusu ile hareket ederek unutmamaya, unutturmamaya çalışır o insanları. Çünkü çabuk unutan bir bellek ve ismi kıyıda köşede kalan derin yaşamlar vardır. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun arkadaşları olan ve onlar gibi genç yaşta ölen Zonguldaklı bir diğer şair Kemal Uluser,  Rüştü Onur için: “Biz onu bir gün unutacağız, belki de unuttuk bile. İnsanoğlunun kaderi budur. Ama ara sıra da olsa, bazen bir mısra, bazen bir nükte, bazen bir sevda hikayesinin kahramanı halinde yanı başımızda bitiverecek. O vakit ‘Aman’ diyeceğiz, ‘Sen misin Rüştü?’ Öldüğünü unutacağız.” Tam da böyle bir türküdür yapılmak istenen. ‘Aman’ demek için. ‘Sizler misiniz?’demek için ve anımsamak için. 
 İbrahim Tığ, Rüştü Onur’un rüyasının peşinden koşmuş ve onun çıkarmak istediği ‘Şehir’ dergisini çıkarmış bir şair. Hâlâ da çıkıyor dergi. Onun mektuplarının izlerini kovalamış, hayatta kalan son yakınlarıyla görüşmüş, fotoğraflar, belgeler bulmuş. Bulmaya da devam ediyor. İyi ki böyle bir koşuya başlamış. Unutmamak, vefa vicdanın da yolunu açar. Vicdan ise sahiplenmekle büyür. Hem belleğe hem de vicdana ihtiyacımız olan bu günlerde, benim şeker yavrum yürekleri tatlandıran bir duygu fırtınası estiriyor. Kıyıda köşede kalan tüm şairlerin anısına selam olsun o halde.

www.evrensel.net