Milliyetçi anti-emperyalizm üzerine

Milliyetçi anti-emperyalizm üzerine

Burjuva anti-emperyalizmine göre hem kapitalist hem de bağımsız olunabilir. Burjuva anti-emperyalizmi diğer burjuva iktidarlarıyla rekabet içindeki burjuvazinin programı olarak kendi ulusal iktidarını güçlendirmeyi amaçlar.

M. Sinan BİRDAL

Somut bir sosyalist dış politika stratejisi için güncel uluslararası gelişmeleri ele alırken bunları tarif ettiğimiz temel kavramları ve ön kabulleri eleştirmemiz elzemdir. Bu yazıda başka yazılarımda Üçüncü Dünyacılık olarak tarif ettiğim çizginin iki bölgesel örneğini Putinizm ve Erdoğanizmi karşılaştırmalı olarak ele alıp, ikisinin işbirliği olanaklarını kısaca tartışmak istiyorum. Daha çok araştırma gereken bu konu üzerine, zaman ve yer darlığından ötürü genel bazı izlenimler aktarmak ve  varsayımlar geliştirmekle yetineceğim.

ÜÇÜNCÜ DÜNYACILIĞIN KÖKENİ

Üçüncü Dünyacılığı milliyetçi burjuva anti-emperyalizmi olarak tanımlıyorum. Milliyetçi burjuva anti-emperyalizmi bugün Üçüncü Dünya olarak tanımlanan coğrafyada değil Birinci Dünyada ortaya çıkmıştır. 4 Temmuz 1776’da Amerika’daki On Üç İngiliz kolonisinin temsilcileri bir araya gelerek burjuva anti-emperyalizminin en klasik kavramını bildirilerinin başlığına koymuşlardır: Bağımsızlık! Tüm insanların eşit yaratıldığını ilan eden Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, Amerika’daki Britanyalı yerleşimcilerin Birleşik Krallığa isyan etmelerinin haklılığını ve kendi bağımsız devletlerini kurmanın meşruiyetini evrensel insan haklarına dayandırır. Amerikan milliyetçiliği en saldırgan emperyalist müdahalelere girişirken bile anti-emperyalizmi elden bırakmamış, her askeri müdahalenin gerekçesine Bağımsızlık Bildirgesi’nde ilan ettiği evrensel insan haklarını iliştirivermiştir.

Amerikan bağımsızlığının ulusal ve uluslararası ekonomik programı da tıpkı bağımsızlık kavramı gibi burjuva anti-emperyalizminin klasik bir ifadesi haline gelmiştir. Bu programın yaratıcısı Alexander Hamilton 1777’de henüz 20 yaşında başkomutan George Washington’ın askeri sekreteri ve önde gelen danışmanı olmuş, Amerikan anayasasının yazılışında ve hazinenin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. 1791’de Kongre’ye sunduğu İmalat Üzerine Rapor’da Hamilton ABD’nin  askeri ve diğer kaynaklar açısından yabancı devletlerden bağımsız olması gerektiğini öne sürer: “Her ulus ... temel ulusal kaynaklara kendi sınırları dahilinde sahip olmaya çabalamalıdır. Bunlar geçim, barınma, giyim ve savunma araçlarıdır”.(1) Hamilton tıpkı Avrupalı merkantilistler gibi ulusun kaynaklarının geliştirilmesi ve ulusal birliğin sağlanması gibi iki temel hedeften oluşan bir program önerir. Hamilton’a göre ABD’nin Britanya gibi uzun zamandır imalatta hâkim hale gelmiş ülkelerle rekabet edebilmesi mümkün değildir. Bu yüzden rekabet gücü eşitlenene kadar imalat sanayi korunmalıdır. Hamilton’ın bu tezi bebek endüstri argümanı olarak bilinir. Hamilton ABD’nin deniz ticaretinde güçlenebilmesi için büyük bir donanmaya ihtiyacı olduğuna inanır ve Avrupa devletlerinin Amerika kıtasında toprak sahibi olmaya devam etmesini ABD güvenliği için en büyük tehdit olarak görür. 19. yüzyılda Monroe Doktrini olarak bilinen Amerikan stratejisinin temelini Hamilton atmıştır.

Hamilton’ın fikirlerini Avrupa’ya taşıyan 1848 devrimleri öncesinde Birleşik Almanya için çalışan bir liberal milliyetçi olan Friedrich List oldu. Almanya’dan ABD’ye sürgüne giden List, Hamilton’ın düşünceleriyle beraber ABD’nin konsolosu olarak Almanya’ya dönerek Alman milliyetçiliğinin ekonomik programını oluşturan görüşleri öne sürdü.(2) List’e göre ulusal zenginlik ulusal güç tarafından arttırılır ve güvenlik altına alınır, ulusal güç de ulusal zenginlik tarafından arttırılır ve güvenlik altına alınır. Üretici güç ulusal güvenlik açısından en önemli unsur ise ulusun zenginliği ve gücünü arttıracak her şeyi sağlamak devletin sadece hakkı değil, görevidir. Sürekli dünya barışı ve dünya federasyonu serbest ticaretçilerin kafasındaki bir fantezidir ve bir devletin ekonomi politikasını bu fantezi üzerine kurması, ordusunu, donanmasını ve kalelerini ortadan kaldırmasıyla aynı şeydir. Korumacı ekonomi politikaları bir süreliğine daha düşük bir yaşam standardına yol açabilir ancak uzun vadede ulusal güvenlik açısından gereklidir. Bu açıdan List Almanya’nın Avrupa kıtasında yayılmasını ve sömürgeler elde etmesini savunur. İngiltere’nin imalattaki üstünlüğü ve denizlere hakimiyetinden ötürü serbest ticareti savunması doğaldır. List daha sonra Sir Harold Mackinder’in detaylandıracağı jeostratejik düşünceyi de ilk defa dile getiren düşünürdür. Buna göre, Britanya’nın denizlerdeki hakimiyeti ancak kıta güçlerinin demiryolları ve buharlı gemileriyle aşılabilir. Demiryolunu hem Alman birliğini hem de Almanya’nın Britanya’yı dengeleyebilecek bir kıta hakimiyeti açısından vazgeçilmez olarak gören List, Bağdat Demiryolu projesinin de fikir babasıdır. Bu açıdan hem ikinci Alman İmparatorluğu hem de Naziler tarafından uygulanan birçok politikayı ilk defa formüle etmiştir, ancak siyasi eğilimi 1848 devrimlerindeki milliyetçilerde tipik olan liberalizmdir.(3)

ABD’nin bir dünya gücü haline gelmesine koşut olarak güncel uluslararası ilişkilerde halen geçerli olan burjuva anti-emperyalizminin programını ABD Başkanı Woodrow Wilson ortaya attı. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyan Wilson, burjuva anayasa hukukundaki eşitlik ve özgürlük kavramlarını uluslararası hukuk açısından tanımladı. Hukuki ve biçimsel eşitlik kavramı hem anayasada hem uluslararası hukukta sınıflar arasındaki maddi eşitsizliği gizleyip, meşrulaştırır. Lenin, Emperyalizm adlı kitabında Wilson’ın emperyalizm anlayışını ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı tanımını eleştirir. Bu eleştirileri başka bir yazıda ele almak sözüyle okuru Lenin’e yönlendirip, bu yazıdaki tezim açısından burjuva anti-emperyalizminin emperyalizmi salt siyasi bir olgu olarak tanımladığını belirtelim. Yani burjuva anti-emperyalizmine göre hem kapitalist hem de bağımsız olunabilir. Burjuva anti-emperyalizmi diğer burjuva iktidarlarıyla rekabet içindeki burjuvazinin programı olarak kendi ulusal iktidarını güçlendirmeyi amaçlar.

ÜÇÜNCÜ DÜNYACI PROGRAM: İÇERİDE TEKÇİ, DIŞARIDA ÇOĞULCU

Güncel uluslararası ilişkilerde anti-emperyalist burjuva milliyetçiliğinin temel talebi çok-kutupluluk, yani bir dünya düzeninde ikiden fazla gücün hakim olmasıdır. Bu talebi hem Putin’in hem de Erdoğan’ın konuşmalarında görmek mümkün. Örneğin, Mart 2013’teki BRICS toplantısından önce verdiği bir demeçte Putin BRICS’in doğmakta olan çok-kutuplu dünyanın temel bir unsuru olduğunu belirtmiştir. BRICS ülkelerinin ABD’nin tek-kutuplu düzenine karşı geliştirdikleri ortak tavrı Putin şöyle açıklamıştı: “Bizim ülkelerimiz ne güç siyasetini ne de diğer ülkelerin egemenliğinin ihlal edilmesini kabul etmiyor. Biz Suriye krizi, İran’ın durumu ve Ortadoğu düzeni gibi acil uluslararası konularda ortak yaklaşımları paylaşıyoruz”.(4) BRICS ve Şangay Beşlisi gibi gruplar Putin’in çok-kutupluluk talebini yükselttiği en önemli diplomatik girişimlerdir. Ancak bu yeni girişimlerden daha da önemlisi Rusya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyeliğidir. Rusya daimi üyelikten kaynaklanan vetosunu ABD’nin çeşitli girişimlerini engelleyen bir araç olarak kullanmaktadır. Ancak Rusya Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeliğine yeni ülkelerin dahil edilmesi konusunda zaman zaman ortak açıklamalar yapmakla beraber kurumun daha demokratik bir hale getirilmesini dile getirmemektedir. Başka bir ifadeyle, Putin’in çok-kutupluluk talebi ABD iktidarına karşı diğer ülkeleri Rusya’nın yanına çekmek istemekte, ancak BM’ye üye tüm devletleri Rusya’yla aynı statüde kabul etmemektedir. Genişletilse de Güvenlik Konseyi bir seçkinler kulübü olmaya devam edecektir.

BM Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyeliklerin genişletilmesi kampanyası Erdoğan açısından çok daha ön sıralardadır. Kendisi zaten daimi üye olan Rusya için bu talep özellikle Hindistan’ı (bazen de Brezilya’yı) yanına çekmek için kullandığı bir araçken, Erdoğan için daimi üyelik talebi bir statü hedefidir. AKP’nin sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösteren Genç Siviller adlı grubun başlattığı “Dünya beşten büyüktür” kampanyası Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda dile getirdiği ve mevcut sistemin eşitsizliğini somutlayan bir slogana dönüşmüştür. Ancak dünyanın beş devletten büyük olduğunu hatırlatan bu dış politika hattının Türkiye’nin G-20 üyeliğiyle övünmesi, hatta G-8 üyeliği ve Güvenlik Konseyi daimi üyeliği hedeflemesi bir çelişki değil midir? Dünya yirmiden de büyük değil midir? Bu kampanyadaki dert uluslararası ilişkilerdeki eşitsizliğin kaldırılması mıdır, yoksa uluslararası hiyerarşide statü atlama çabası mıdır? Bu sorular burjuva anti-emperyalizminin en temel çelişkisine işaret etmektedir. Burjuva anti-emperyalizmi emperyalizmi kapitalizmin dünya ölçeğinde

örgütlenişi olarak değil, bir ya da birkaç devletin siyasi tahakkümü olarak algılar ve kapitalizmin aşılmasını değil, kendi iktidarındaki devletin statüsünün yükselmesini hedefler. Bu bağlamda burjuva anti-emperyalizminin dünyanın ezilenleriyle kurmayı önerdiği ittifak taktikseldir ve burjuva iktidarının kendisinin emperyalist hedeflerine ve hayallerine engel teşkil etmez. Onun için burjuva anti-emperyalizminin çoğunlukla koyu ve zaman zaman yayılmacı bir milliyetçilik içermesi tesadüf değildir.

Lenin’in yazılarında sık sık Rus komünistlerini ve işçilerini Büyük Rus milliyetçiliğine karşı uyarmasını bu bağlamda bir kez daha hatırlamak gerekir. Gerek Putin gerek Erdoğan’ın dünya düzenindeki çok-kutupluluk talebine, iç politikada otoriter bir yönetim hedefinin eşlik ettiğini görüyoruz. Hem Rusya hem de Türkiye’de uluslararası ilişkilerde çok-kutupluluk ve dış politikada üstünlük elde etmek için içeride tek lider yönetiminin şart olduğu öne sürülüyor. Yani çok-kutupluluk ve statü elde etme gibi milliyetçi talepler ülkedeki otoriter rejimi meşrulaştıran söylemler olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlantı bize Üçüncü Dünyacılığın kapitalist iş bölümünde belirli bir konumda yer alan ülkelerde hangi dönemlerde ortaya çıktığı ve güç kazandığına dair bir fikir veriyor. Günümüzde ulusal bağımsızlığını elde etmiş burjuva iktidarları için şu varsayımı öne sürebiliriz: Ekonominin yavaşladığı, sermaye birikiminin aksadığı koşullarda oluşan toplumsal dinamikler iktidarda olan kadroları kendi iktidarlarını konsolide etmek için Birinci Dünyacılıktan (Batıcılıktan) Üçüncü Dünyacılığa itmektedir.

Evrensel’deki bir köşe yazımda Putin ve Erdoğan’ın liderlik kariyerlerine Batıcı bir programla başladıklarını belirtmiştim. Her ikisi de ülke liderliğine soyunurken Batı’nın dikkate aldığı finans uzmanlarının ve sermaye çevrelerinin onayını aldılar. Bu açıdan Putin’in yükseliş hikayesini Erdoğan’la karşılaştırmalı olarak incelemekte fayda var: “Putin siyasi kariyerine 1990’da Berlin Duvarı’nın çökmesi üzerine döndüğü Leningrad’da daha sonra kentin belediye başkanı olacak Anatoli Sobçak yanında başladı. 1996’da Sobçak seçimleri kaybedince Putin onun çevresinde tanıdığı Aleksey Kudrin’le beraber Moskova’ya taşındı. Yeltsin’in özel kalem müdürü yardımcısı olan Kudrin daha sonra bizdeki Derviş ve Babacan figürleri gibi Batı finans çevrelerinin kefili ve teminatı olarak hem Yeltsin hem de Putin hükümetlerinde yer alacaktı. Kudrin vasıtasıyla Yeltsin’le tanışan Putin siyasette hızla yükseldi. Sonuçta, Yeltsin’in ‘Aile’ tabir edilen dar çevresi, özellikle Yeltsin’in kızı Tatyana ve eşi Valentin Yumaşef sadakati ve yönetim yeteneği açısından Putin’i Yeltsin’in halefi olarak tayin etti. Böylece iktidara gelen Putin ilk zamanlarda çok sınırlı bir güce sahipti. Ailenin üyeleri Aleksandır Voloşin ve Boris Berezovskiy hükümeti ve devlet televizyonunu, bağımsız oligark Vladimir Gusinskiy ikinci büyük kanal olan özel bir televizyonu kontrol ediyordu. Gaz ve petrol sektörleri özelleştirilmiş ve birincisi Rem Viyahiref, ikincisi Mihayil Hodorkovskiy’in hakimiyetindeydi. Rusya Federasyonu’nun bölge valileri Moskova’dan bağımsız hareket ederken, Çeçenistan’da neredeyse fiilen bağımsız bir yönetim oluşmaktaydı. Putin Çeçen sorununu, Rusya’nın etki alanı olarak gördüğü bölgesel sorunları ve halktaki Yeltsin dönemine ve yolsuzlukları ayyuka çıkmış oligarklarına tepkiyi kullanarak tek başına iktidara yürüdü. Bu yürüyüşünde 1999’dan 2008’e yılda ortalama yüzde yedi büyüyen Rus ekonomisinin katkısı da vazgeçilmezdi (Foreign Affairs, mart-nisan 2015).”(5)

Bu yazıda üstünkörü değindiğim benzerlikler Putin ve Erdoğan’ın geleceklerinin ortak olduğu anlamına gelmiyor. Öncelikle her iki rejimin dayandığı toplumsal temel farklı. Bu fark Rusya ve Türkiye’deki sermaye yapısının ve küresel kapitalizmle eklemlenme sürecinin farklılığında yatıyor. Sovyet sonrası gelişmelere dayanan Rusya’daki sermaye birikimin oluşturduğu burjuvazinin iktidarı, 19. yüzyıldan bu yana kesintisiz bir biçimde küresel kapitalizmle eklemlenmiş Türkiye’deki burjuva iktidarından önemli farklılıklar gösteriyor. Bunun yanı sıra iki ülkenin küresel kapitalist iş bölümündeki yeri ve sermayenin ölçeği açısından da farklılaştığını vurgulamalıyız. İki ülkeyi bu sermaye ve devlet yapısı, sınıf mücadelesinin düzeyi ve uluslararası iş bölümü açısından ele almak bu kısa yazının sınırlarını aşıyor. Ancak iki rejimin uluslararası siyasetteki işbirliklerinin önünde ciddi bir engel oluşturduğunu belirtelim. Bu farklılıklar iki rejimin Ortadoğu politikasında hafife alınmayacak bir çatışma alanı oluşturuyor. Erdoğan’ın Moskova ziyaretinde Putin’e “Bizi Şangay Beşlisi’ne alsanız Avrupa Birliği kapısında beklemeyiz” sitemine rağmen Suriye’de ABD’yi askeri müdahaleye zorlamaya çalışan Batılı bir müttefik olduğunu ve müdahalenin hedefinde Rusya’nın müttefiki Esad rejiminin olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Karadeniz’de, Akdeniz’de, Kafkaslar’da, Orta Asya’da, Mısır’da, İran’la ilişkilerde benzer muhtemel çatışma alanlarının olduğunu da tespit etmek gerekiyor. Putin’in Rus doğal gazının Bulgaristan değil de Türkiye üzerinden taşınacağını açıkladığı ve fiyatlarda ciddi bir indirimi dile getirdiği Türkiye ziyaretinde, karşısında oturan muhatabının sözü ısrarla Esad meselesine getirmesine nasıl anlam vermekte zorlandığı gazeteci kulislerinde dolaşan bir dedikodu. Bu söylentinin içeriğini doğrulamak elbette mümkün değil. Ancak Putin’in Türkiye’ye önerdiği uzun vadeli bir çıkar ortaklığına karşılık Erdoğan’ın Suriye’de Rusya’nın Ortadoğu’daki çıkarlarıyla çatışan bir talebi öne çıkarması ortaklık yapılabilecek bir zemin olup olmadığını sorgulatıyor.   

SONUÇ YERİNE

Gerek Rusya gerek Türkiye’deki yönetimlerin ortak noktası içeride tekçi, dışarıda çoğulcu bir rejim talep etmeleridir. Bu rejimlerin anti-emperyalizmi tıpkı Amerikan anti-emperyalizmi gibi anti-kapitalist bir içerikte değildir ve sosyalistler açısından gerçek bir anti-emperyalist politika değildir. Her iki rejimin de uluslararası ilişkilerde talep ettikleri eşitlik değil, liderlik ve üstünlüktür. Ancak mevcut küresel kapitalist düzende bu üstünlük iddiasının yegane ölçütü sermaye birikiminin ölçeği ve yapısıdır. Bu açıdan iki rejimin dış politika alanında uzun vadeli bir ittifak yapmaları mümkün görünmemekte, hatta aralarında muhtemel çatışma alanları oluşmaktadır. Batı ittifakı ve Rusya arasındaki gerilimin iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemesi ve bu çatışma alanlarını tetiklemesi dikkate alınması gereken bir olasılıktır.

1 Hamilton’dan aktaran Edward Mead Earle, “Adam Smith, Alexander Hamilton, Friedrich List: The Economic Foundations of Military Power”, Peter Paret, der., Makers of Modern Strategy: From Machiavelli to the Nuclear Age, Princeton: Princeton University Press, s.233.
2 Earle, “Adam Smith, Alexander Hamilton, Friedrich List”, s.242-244; David Levi-Faur, “Friedrich List and the Political Economy of the Nation-State”, Review of International Political Economy, Vol: 4, No: 1 (1997), ss.154-156.
3 Earle, “Adam Smith, Alexander Hamilton, Friedrich List”, s.247.
4 “‘BRICS key to multipolar world’- Putin”, The BRICS Post, 22 Mart 2013, http://thebricspost.com/brics-key-to-multipolar-world-putin/#.VVXKrs73C8E
5 Sinan Birdal, “Erdoğan ve Putin, Babacan ve Kudrin”, Evrensel, 10 Mart 2015, http://www.evrensel.net/yazi/73564/erdogan-ve-putin-babacan-ve-kudrin.

www.evrensel.net