Ak mı Kara mı bilmem ama biz ona hep Maykıl dedik

Ak mı Kara mı bilmem ama biz ona hep Maykıl dedik

Can GOX

Saat kaçtı hatırlamıyorum, iyi sayılmazdım, alkolle geçen gecenin eşiğinde sallanıp dururken odamda olduğumu hatırlıyorum. Kafam ellerimin arasında koltukta öylece kalakalmıştım. Sanırım alkolün de abarttığı duygusal karmaşa tüm ergenlik yıllarımı gözümün önüne sermişti, iyi de sebep ne diye soracaksınız ve haklısınız... Entelektüel kesimin sığındığı veya ezberden havaya sıkılan lakırdılardan sallamayacağım size. İşin özeti, gecenin sabaha yaklaşan diliminde bir arkadaşımın direkt GSM mesajı ile irkilmiştim. Mesaj aynen şöyleydi “Olm Michael Jackson ölmüş.” Beni tanıyan veya tahmin edenler ne yanıt yazdığımı kestirir (ki buraya yazamam ayıp). Neyse arkadaşıma teşekkürle karışık okkalı bir cevap yazdıktan sonra, yazıya başladığım ilk satırlardaki hale bürünmüştüm.
İlk iş evimin depo olmayan ama mecburen abuk sabuk her şeyin tıkıştırıldığı odasına doğru yürüdüm. Orada iki spor çantası kasetim vardır (hâlâ durur).Direkt refleks olarak oraya gitmem (you-tüp varken) gerçekten tuhaftı ama iki çantayı da kendi odama alıp Michael kasetlerimi buldum. Onları çalacak bir sistemim kalmamıştı artık (ne yazık!). Kasetleri yan yana dizdim. Hepsini tek tek inceledim ve nasıl satın aldığımı hatırladım. Her hafta “mahalle kasetçimizin” önünden geçerken sorardım “-Abi geldi mi?”. İsim bile sormazdı dükkan sahibi, bilirdi kimleri dinlediğimi. Ayrıca tuhaftır ki o zamanlar da sıkı blues, rock, trash, speed metal vs her şeyi dinleyip sömürürken araya Michael’in nasıl dâhil olduğunu bilmiyorum. Ancak, Elvis kadar büyük biri olduğundan emindim. Böyle özel hediye sahibi insanlar dinlediğinde yüzüne ve ruhuna çarpar insanın. Bu adamın en büyük başarısı da budur sanırım. Herhalde, M.J dinlemeyen çok nadirdir bizim jenerasyonda. Bu arada haftalarca Bad albümünün VHS’den BETA video-kasete aktarımı için beklemişliğim de vardır yani.
Her neyse, Sammie Davis in elinde büyümüş , Marvin Gaye’ in evinde takılmış “Temptations” ile yoğurulmuş Motown zamanının tam göbeğinde muhteşem Jackson sülalesi ile sahnelerin tozunu atmışlardı. Öyle bir sülale ki sormayın Jackson 5 denilen R&B üstadı beşli. Hepsi aslında tek tek ele alınması gereken kişiler. Neyse ki, onlar için üzülmüyorum. Telif ile yeterince tatmin olmuş bir hayat sürdürüyorlardır. Darısı buradaki telif yoksunu dostların başına…
MJ OLMANIN ZORLUĞU
Çocukluk yaşlarını turnelerde geçirmiş bir insandan bahsediyoruz dostlar. Sizlere şöyle müzisyendi, böyle yetenekti gibi standart cümleler kurmaktan kaçınacağım ancak (Elvis, Beatles üyelerinden Paul McCartney ve birçok dünya müziğine hükmetmiş kişinin kurduğu ortak cümledir) “En özlediğim şey herkesin arasına karışıp sinemada bir film izlemek sanırım”. Elvis de buna yakın cümleler kurmuştur. “Artık 15 dakikalık bir yürüyüşü bile etrafımda 7-8 kişilik koruma ile beni sakat bir durumda kaçıracak bir araba eşliğinde yapıyorum ve dürüst olmamı isterseniz bu artık hoşuma gitmiyor.”
Tabii başka bir yönden yaklaşıyorum bu olaya elbette aklınızdan milyonlarca şey geçiyordur. Ama gördüğüm ve incelediğim kadarıyla “ünlü’’ olmak ile “dünya yıldızı’’ olmak arasında büyük fark var. Ünlenince işin keyfini yaşarsın. Fakat dünya yıldızı haline dönüş-türüldükten sonra işler iyice değişir insan için. Bunu kaldırmak istemeyen ve o çarka karşı gelenlerin ne yaptığını çok iyi biliyoruz. Ya bir kasabada isimsiz şekilde mutlu olmaya çalışırlar, ya da cennetten bizi izlerler.
Gece uyuyabilmek için alınan medikal destekler, evinizden çıkamadığınız için evin bir odasına taşınan kayıt stüdyoları, senelerce karşılaşamadığınız dostlarınız, akrabalarınız ve sürekli unutmamak için direndiğiniz anılar önünüze getirilirken, bir yandan da zilyonlarca sözleşme ve anlaşma metinleri, bir imzada kâbusa dönüşebilecek bir hayat, güvenmek zorunda olduğunuz danışmanlar ve tüm bu karmaşa ile yoğurulmuş akış içerisinde “ilham” ile yakınlaşmak için  bin bir kılığa giren ruh hali. Şöyle düşünün, kocaman tam hayalinizdeki gibi bir malikane... elinizde kalem kağıt... bildiğin gettodan gelmişsin ve çocukluğun turnelerde geçmiş, anı olarak hatırladığın tüm güzel anlar bir avuç kalmış... konsantre olmuşsun... tüm o bir avuç kalmış anı ve dışarıdaki hayata kısıtlı olan bakış içerisinden cımbızla birkaç cümle çekip yeni bir besteye adım atacakken ... odanın kapısı çalınıyor. “Beyefendi dişçiniz geldi, tüm ekipmanlar üst katta kuruldu, 15 dakika sonra randevunuz var.(dişçi eve gelir!) Sonra da bahçeden canlı yayın için ziv ziv TV’den gelecekler. Akabinde de lemurları koruma derneği ile 2 saatlik bir toplantınız var.” Elinizde kalem geçmişiniz getto ile öylece kala kalırsınız işte.
Eve gelen dişçi ve isterseniz bahçenize dünya şampiyonu aşçıların size özel pişirdiği Küba mutfağına bile bir telefon açarak sahip olabilme şansına haizken, çocukluğunuzdan kalan hiçbir şeye ulaşamamak...Ve duvarları tırnaklarınızla kazıya kazıya uyku peşinde koştuğunuz geceler kalır yanınıza. Sonrası mı? Biliyorsunuz 18124 tane Grammy, 125 bin altın plak, yürünememiş binlerce cadde ve 15-20 senedir çamura değmemiş teki 10 bin dolarlık ayakkabılar.
Napalım, yok öyleydi, yok böyleydi, yok rengini değiştirdi yok maske ile dolaştı diyeceğimize Dylan hâlâ gözlüğünü çıkarmıyor, Morrison şarkı söylerken sırtını dönerdi,  Amy kendimi öldüreceğim diye bas bas bağırdı, Kurt zaten bu dünyaya ait değildi, Elvis kalp krizi geçirene kadar kendini deforme etmek için uğraştı, Lennon vurulacağını bile bile o sokaklarda dolaşmıştı.
İyi ki var oldular hayatlarımızda, zaten cennetten yanlışlıkla yuvarlanmışlardı..Ve  eminim ancak şimdi  huzur içinde takılıyorlardır.

www.evrensel.net