NOT

NOT

  • Kabul edin ki beyler;Zaplandınız!


    Kabul edin ki beyler;
    Zaplandınız!
    Bilimum çok bilmişler; stratejistler, terör uzmanları, emekli zaptiyeler, siyaset esnafı, medya madrabazları...
    Şimdi istakoz rengi suratlarınız ve gak guklarınızla durumu kurtaramazsınız...
    Zaplandınız işte...
    Hayat, sizlerin yalan, kurgu ve hayallerinize göre işlemek zorunda değil çünkü...
    Dediğiniz gibi olmadı, olmuyor...
    Kandil’e doğru başlatılan sefer 8. günde Zap’tan döndü...
    Bu 8 günde neler neler denmedi oysa:
    Zap defalarca aşılmış, Kandil kapılarına dayanılmış, bütün dünya görsünmüş, falan da filan...
    Şimdi savaşanlar, yani askerler geri çekildi ya, sözüm ona askerler adına dil döken esnaf taifesinin geri çekilişi ise daha bir sancılı oluyor...
    Askerin takılıp kaldığı Zap’ı çoktan geçtikleri için, bunların zaplanışı daha bir derinden olmuş zira!
    Çekildiği gün askerin, “Zaptettik” diye manşetler atmış, “Zap’tan sonra hedef Kandil” şeklinde stratejiler yumurtlamışlardı kendilerince...
    O gün attıkları manşetler, yalakalık, yavşaklık ve yalancılığı gerçek bellediklerinin kanıtlarıdır.
    Evet, asker Zap’tan döndü ama bu “ani çekiliş”, Zap’ın ötesine geçmişlerin halini hepten acınası kıldı...
    Örnek mi...
    Bir ayağı Amerika’da olan süper milliyetçi Altemur Kılıç, çoğunun hissiyatına bakın nasıl tercüman oluyor:
    “İçim kan ağlıyor.... Ben orduyu çok severim, biliyorsunuz. Ama şimdi çok mahçubum. Genelkurmay Başkanını çok severim ama şimdi ne olduğunu anlayamıyorum. İnşallah benim bilmediğim, anlayamadığım bir neden vardır...”
    Peki ne olabilir Kılıçoğlu Altemur’un anlayamadığı?
    Harekata yeşil ışık yakmış ABD bile “iki hafta yeter” diyerek daha bir haftalık süreye işaret etmişken...
    Daha bir gün önce, Büyükanıt, ABD Savunma Bakanı’na “kısa süre izafidir” diye, medyanın süslemesiyle, “ders vermişken”...
    Neden bu son sürat çekilme?
    Genelkurmay Başkanı’nın, “Çekilme tamamen askeri gerekçelerle yapıldı” sözleri bile, onu çok seven Altemurgillere bir şey anlatmıyorsa eğer...
    Fena zaplanmışların “anlamadığı” değil de anlamak istemedikleri bir şey var demek ki ortada...
    Çok basit, çok yalın...
    Hem öyle, stratejist olmak falan da gerekmiyor...
    Sadece haberden ve de habercilikten biraz anlamak, en hamasi resmi “haberlerin” arasından bile sırıtan bu gerçeği tahmin etmeye yeterliydi...
    8 gün boyunca, hep Zap denildi, duruldu...
    Kilit Zap’tı ve bu savaş Zap’ta kilitlendi kaldı...
    Zap’ın zaptı yakın dendi ama zaptedilemedi işte...
    Basit ve yalın gerçek budur:
    Büyük bir direniş olduğu kesindir Zap’ta; aşılamadı...
    Anlaşılmak, anılmak ve de anlatılmak istenmeyip atlanmak istenen gerçek buydu...
    Nerede olursa olsun, hayatı kendi kurgu, yalan ve hayallerinden ibaret zannedenleri “zaplayan” da bu yalın gerçek, yani direniş değil midir zaten...
    ...

    ‘Acının militarizasyonu’

    “Hedeflerimize ulaştık, geri çekildik”!
    Ülkeye bu savaş halini yaşatan sivil ve askeri zevat böyle açıklıyor olup biteni...
    Bu kadar soğukkanlı, bu kadar sıradan...
    Rakamlar sıralıyorlar ardarda...
    İmha ve yıkım istatistikleri, ölüm çeteleleri...
    Çıkardığında bunları, geriye ne kalıyor?
    Koca bir cenaze evine çevrilmiş bir toplum...
    Ve de savaşa ve acılarına alışık, acıya ve ölüme aşık bir toplum...
    Militarizm böyle estetize ediliyor işte!
    İsrail’de bu yönteme “Acının militarizasyonu” diyorlarmış...
    Psikoloji ile savaşın kesiştiği bir kavram...
    Acıları militarize ederek, militarizmin estetizesinde malzeme olarak kullanmak...
    Bu muydu hedefiniz yoksa?
    Askeri ve sivil, savaş toplumu tatbikatı mıydı?
    Buysa eğer, el hak, başarılı sayılırsınız şimdilik!
    Şu sözler harekatta yaşamını yitiren bir askerin kardeşine ait:
    “Bir dirhem üzülmüyorum”...
    Devamı da var; “Eğer şehit verilecekse seve seve canını verdi, seve seve kendini feda etti. O madalyasını aldı”
    Evet, insanlara acılarını yaşamayı da çok görüyorlar işte...
    Bilirler ki, yabancılaştırılmamış acı, kendisiyle hesaplaşır, kendisini sorgular.
    O yüzdendir ki, gerçek bağlamlarından koparıp, hamasete boğuyorlar acıları.
    Acısıyla yüzleşmesin, hamasetin boğucu ağırlığında militarizme meze olsun diye acılı insanlar...
    İşte, yıllardır sürdürülen bu acının militarizasyonunun (şişeden çıkmış cin misali) sonuçlarıdır ki, şimdi birileri, askerin Zap’tan çekilişi üzerine, “Neden daha çok kalmadınız? Neden daha çok ölüp öldürmediniz?” şeklinde mızırdanmaktadır!
    Anlaşılan o ki, insanın acılarını da rahat bırakmayıp kirleten, gölgeleyen bu acının militarizasyonu denilen gayri ahlaki savaş yöntemi de Zap önünde zaplananlar arasında sayılmalıdır!
    ...

    Yürekli çıkış: ‘Ölüm yerine çözüm’!

    Evet, bir kez daha ortaya çıktı ki, hayat, güçlünün istediği gibi kurgulanabilecek bir oyun değildir.
    Savaşperestliğin, “git öl” demenin, ölmekten daha kolay olduğu gerçeğini öteleyen kopkoyu bir vicdansızlık halini dayatanların oyununa, en umulmadık zamanlarda, çomak sokulabiliyor...
    Ahlak ve vicdanın sesini ebediyen susturmak ne mümkün!
    Bülent Ersoy’un, ortalığı kapıp kaplamış militarist hamaseti “klişe” olarak değerlendiren çıkışı da böyle bir şeydir işte:
    “Bu gençler, bu çocuklarımız, evlatlarımız, kardeşlerimiz can veriyorlar. O anneler, o çocukları doğuruyor. Askerlik yaşına kadar getiriyor ve ondan sonra da toprağa veriyor. Niye bu olsun, neden?... Yani tamam ‘vatan bölünmez, bilmem ne olmaz’. Ama yani göz göre göre de bu çocukları o zaman bütün analar doğurur verir toprağa, bu mu yani... Bu olmaz, bu olmaz yaa. Günah o analara günah, yanıyorlar cayır cayır…”
    Savaş ve ölüme karşı sadece yaşamı savunma kaygısıyla, yürekten çıkmış bu ses, neden bu kadar yankı uyandırdı acaba?
    Ancak militaristleştirilmiş acılarla apolitikleştirilmiş bir ortamda sorgulanamaz kılınabilecek savaşın, tam da en apolitik bilinen “magazin dünyası”ndan birince sorgulanmış olmasıdır, bu etkiyi yaratan.
    Onun “apolitik” kimliği, savaş karşıtı çıkışını daha bir etkili kılmıştır.
    Peki, bir çok “akil adama” ders niteliğindeki bu çıkış, bizim solcu tarafta gerektiğince önemsenmiş midir?
    İtiraf edilmese de;
    Bazılarına göre, politik çıkış ancak “politik adamlar”ın işidir; Bülent Ersoy’un işi değildir!
    Bir kısmı da, “Bülent’tir işte, (karakolda doğru söyler mahkemede şaşar hesabı) nasılsa çarkedecektir” diyerekten, geçiştiriverdi...
    Eminiz ki, birileri ise, Ersoy işçi olmadığından ve mesele de işçi ile patron arasında geçmediğinden dolayı, “sınıf mücadelesiyle hiçbir bağı yok” diyerek, ve muhtemelen de gülümsemekle yetinerek, haber değeri bile tanımamıştır mesela...
    Neyse, öyle ya da böyle, sonradan yaptığı basın toplantısında, “ölüm yerine çözüm demek suçsa beni hemen assınlar...” diyerek, sözlerinin arkasında da duran Bülent Ersoy’un bu çıkışını anlamamak, en hafif deyimle, burnundan kıl aldırtmama durumudur!
    “Apolitik” diye, Ersoy’un ve sonrasındaki Sezen Aksu’nun, Pakize Suda’nın tam da ‘politik’ itirazlarını gereğince önemsemeyenlerin düştükleri gerçekten ‘apolitik’ pozisyonu şöyle bir durup düşünmeleri gerekmez mi?
    ...

    Porsiyon ‘savaş üstü reform’ çek!

    Bu son kara harekatı, sadece “vatan, şehit” hamasetiyle estetize edilmedi.
    Liberal geçinen bazı utanmazlar da “bu son darbeden sonra açılımlar başlayacak” diyerek hem savaşa ve hem de AKP’ye güzellemeler yaptılar.
    Kara harekatı sonrasında reform ve açılımlar yapılacakmış güya...
    Reformcu bir harekatla karşı karşıyamışız yani!
    Bir yandan militaristleştirilmiş acılarla, bir yandan da böyle “reform” beklentisiyle süslendi savaş ve ölüm...
    İşi zaten savaşmak olan asker bir yana, AKP hükümetinin hiçbir somut hazırlığı ve böyle bir niyetine dair en ufak bir iz bile yokken...
    Kanın akmasını, insanların ölmesini, düşmanlık tohumlarının daha bir saçılmasını, birlikte yaşamın daha bir zorlaşmasını gereksinen “reform”, ne menem bir şeydir acaba?
    Artık bir savaş hükümeti ünvanını da haketmiş AKP hükümetinin reform diye atacağı her adımın altında bir savaş hilesi aramak için insanın bu liberal iyimserlerden olmaması yeterlidir herhalde.
    Ve yine, sadece “iflah olmaz bir iyimserlik” diyebilir miyiz bu son “savaş üstü reform” sahtekarlığına?
    Hayır, bu da bir yöntemdir işte.
    Ve bir de, AKP’ciliğe bel vermiş liberalliğin militarizmle (örtük) kardeşliğine dair bir kanıt...
    Ne diyelim; onlar da zaplandılar!..
    Savaş fazla derinlere inmeden Zap’tan dönünce, bu üç kağıtçıların beklediği “reformlar” da çok “derin”, “kapsamlı” ve de tatminkar olmayacaktır herhalde!
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net