NABIZ

  • Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır Belediyesi’nin sağlık hizmeti veren kurumlarını geziyorum. Arkadaşlar, beni eski belediye binası olan sağlık merkezine de götürdüler.


    Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır Belediyesi’nin sağlık hizmeti veren kurumlarını geziyorum. Arkadaşlar, beni eski belediye binası olan sağlık merkezine de götürdüler. Bir bölümünde ayaktan bakım hizmetleri yapılıyor, ayrıca eğitim amaçlı birimler var. Kapıda bekleyen anneler ve çocuklar; klasik bir sağlık ocağı görüntüsü.
    Diyarbakır’da kent merkezinde sağlık ocağı sayısı yeterli olmasa da, son yıllarda çok sayıda sağlık ocağı faaliyete geçmiş. O zaman, aynı amaçlı bir sağlık kurumunun açılması ne ola ki, diye içimden geçirdim. “Klasik” halk sağlığı bakış açımız var ya, devletin sağlık ocakları dışındaki tüm birimlere “kötü” gözle, hadi öyle demeyelim de “şüphe” ile bakıyoruz. Ben böyle düşünürken, “içeride ne yapıyorlar” diye merakımı gidermek için poliklinik yapan odalardan birine girdim. Diyarbakırlı bir hekim arkadaş, bir çocuğun muayenesini bitirmiş, memur olan babasına bilgi veriyordu. Bize hoş geldin deyip, oturttu. Bir yandan deftere işlemlerini kaydederken, yapılan işlerle ilgili açıklamalarda bulunuyordu.
    İşlemler sürerken, içeriye 60-65 yaşlarında iki büklüm bir yaşlıca adam girdi. Doktor arkadaş, yazma işlemini sürdürürken, yaşlıca adama “Neyin var” sorusunu yöneltti. Adam, kırık dökük bir Türkçe ile derdini anlatmaya başladı. Doktor hem yazıp hem dinlerken, ben de kulak kabartıp adamın şikayetinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Çalışıyordum, çünkü on sözcük çıkıyorsa adamın ağzından, üçü-dördü anlaşılmıyordu. Dikkatimi çeken bir diğer şey de, adamın hazır olda durmaya çalışmasıydı. Muhtemelen vücudundaki deformiteler, bu duruşa izin vermese de ellerini önünde kavuşturmuş bir saygı ile kendini ifade etmeye çalışıyordu. Anladığım kadarı ile adam bir şeker hastasıydı. Hastalığın bazı komplikasyonlarından şikayetçiydi. Ciddi bir ilaç sorunu da yaşıyordu.
    Adam, kendini ifadede zorlanırken, doktor arkadaşım işini bitirip adamın gözüne bakarak Kürtçe “Neyin var” diye soru sordu. Bir anda, odanın atmosferi değişti. Önce adamın önde bağlanan elleri çözüldü, gevşedi. Hazır oldan çıktı. Yanındaki sandalyeye ilişti. Yüzündeki sıkıntı ve ciddiyet dağıldı. Biraz önce kendini ifadede zorlanan adam, rahatlamıştı ve akar gibi dökülüyordu kelimler ağzından. Kürtçe konuşuyordu, bildiği dilden. Karşısındaki de “resmi” görevli değildi. Kendi gibi biriydi, yok estağfurullah yani kendi dilinden konuşan, kendi dilini anlayabilen biriydi. Onu “ne biçim konuşuyorsun!” diye aşağılayan biri değildi.
    Doktor arkadaşım, kısa net sorularla aralara girerek adamı konuşturmayı sürdürdü. Sonra kısa bir muayene yaptı. Ama adam zaten derdini anlatmanın huzuru ile oldukça rahatlamıştı. Gereken tedavi düzenlenip tavsiyeler yapıldı. Biraz önce acı çeker gibi duran adam, sadece ve sadece kendini dinleyen, kendini anlayan -hem de kendi dilinde- bir “insan”la karşılaştığı için -“görevliyle” değil- olmuştu tüm bunlar. Yani bu kadar basitti, yaşlıca Kürt adamı mutlu etmek. İnsanların acılarını, dertlerini kendi dilleri ile ifade edebilmeleri, sadece kültürel değil tıbbi/sosyal olarak da anlamlıdır. İletişimin iyi olması, tıbbi sürecin en önemli parçasıdır, diyoruz. Tüm halklar için geçerliyse, Kürtler için neden geçerli olmasın? Tersi de büyük bir azap değil midir? Bir insanı, başka bir dilde kendi acılarını, dertlerini ifade etmeye zorlamak! Acıya acı, derde dert eklemek yani.
    Hasta çıktıktan sonra düşündüm, sağlık ocakları konusundaki önyargımı. Sadece kendini ifade edebilme olanağı bile sağlıyorsa, bu kurum büyük “sevap” işliyor dedim, kendime. Aslında, yapılacak iş hiç de zor değil. Sağlık kurumlarında çalışan personelin Kürtçe bilmesi, Kürtçe konuşması, sağlık hizmetlerine ulaşmadaki en büyük engellerden biri olan dil meselesini ortadan kaldıracaktır. Özellikle, bölgede.
    Geçtiğimiz haftalarda, sevgili Zeki kardeşim (Gül), sağlık kurumlarında hastalarla konuşurken bilinmesi gereken 100 kelime ifadesi kullanmıştı. Katılıyorum. Kardeşlik lafları ediyoruz, biraz soyut kalıyor. Bir hedef koyalım; Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde çalışan sağlık personelinin bilmesi gereken 100 kelime/sözcük/cümle oluşturalım. Bunları içeren bir CD hazırlayalım. Bölgede SES ve Tabip Odaları aracılığı ile dağıtalım. Ve bunu takip edelim.
    Ha, sorunun çözümü mü? Değil ama basit (ama somut) bir adım işte. Tüm uzun yürüyüşler, küçük adımlarla yapılmıyor mu zaten?..
    Ata Soyer
    www.evrensel.net