Sırrı Ayhan’dan Berberin Dansı

Sırrı Ayhan, verdiği sözü tuttu. Yirmi yıl sonra, bir yazar olarak ‘Berberin Dansı’ kitabıyla döndü yurduna


Fakir Baykurt Edebiyat Kahvesi’nin bir geleneği vardır. Kitabı yayınlanan her yazar, her şair arkadaşımız kitabını tanıtır, ikramını sunar. Ve kitabından bir bölüm okur.
Edebiyat Kahvesi üyeleri de tanıtılan kitabı satın alırlar. Artık kitapların ne gibi zorluklarla yayınlandığı bilindiği için kimse bedava kitap kabul etmez.
Sırrı Ayhan, 23 Ekim 2008 günü, “Berberin Dansı” adlı yeni kitabını tanıttı. İkramını sundu. Kitabını benim için “Ömürlük dostum Kemal Yalçın’a sevgilerle. Yaşamla dansında başarılar dilerim” diye yazarak imzaladı.
Kitabın kapağını görünce irkildim. Sırrı’nın berber öykülerini çeşitli zamanlarda Edebiyat Kahvesi buluşmalarında dinlemiştim. Anadili Kürtçe olan, Türkçeyi Kürt aksanı ile konuşan yazar arkadaşımızın çok ilginç bir kişiliği, çok çarpıcı bir hayatı vardı. Sekiz yıl önce aramıza katıldığında henüz noktalama işaretlerini bile doğru dürüst kullanamıyordu.
Ama çok okuyor, çok yazıyor, çok çalışıyordu.
Sağlığı bozuktu. Nefes darlığı bazen sesini tıkıyor, öykülerini bile zor okuyordu.
Benim Sırrı Ayhan hakkında bildiklerim bunlarla sınırlıydı.
“Berberin Dansı”nın kapağındaki insan tiplerini görünce irkildim. Bir süre kendimi bu kitabı okumaya hazırlayamadım.
Kitap masamda duruyor, ama elime alıp okumaktan nedense çekiniyordum.
Dün, arabamı kışlık lastiklerini taktırmak için tanıdığım bir Türk tamirciye götürdüm.
“Hem lastiklerini, hem de yağını değiştirin! Ben içeride büroda oturuyorum. Bitince bana haber verin!” dedim.
Onlar arabayla uğraşırken ben de “Berberin Dansı”nı okumaya başladım.
“‘Günlerdir bir şey yemedim’ diyen midesinin acısıyla uyandı Can. Bir havuzun içinde uyumuşcasına ıslaktı her yanı. Açlığın ne olduğunu iyi biliyordu, açlığa dayanmayı da... Ama midesi bütün silahları kuşanmış, üstüne hücum ediyordu...”
Bu cümlelerle başlıyordu kitap. O an ben değil, sanki Sırrı okuyordu zor nefes ala ala. Sesi kulaklarımdaydı. Gözüm cümlelere kilitlendi. Sayfalar aldı beni kanatlarına, 1980 dönemi Türkiye’sine ve Adana’nın sarı sıcağına götürdü.
Daha ikinci sayfada kendini anlatmaya başladı. Sırrı’yı tanımayan bir okuyucu bile, kitabın ilk sayfasında, yazarın özgeçmişini okuduktan sonra, altıncı sayfadaki bilgilerden bu kitapta yazarın kendi hayatını anlattığını kolayca anlayabilir.
“... O zaten berberdi. Ağabeyinin dükkanında öğrenmişti berberliği. Ortaokulu bitirememiş, büyüklerin deyimiyle ‘bir baltaya sap olamamıştı’. Hiç değilse bir meslek öğrensindi. O da gitmiş bir mesleği olsun diye ağabeyinin yanında berberliğe başlamıştı...”
“Okumak, kurtulmak, takım elbiseli bir memur olabilmek hayaliyle dışarıdan bitirmişti ortaokulu. Ortaokul diplomalı bir berber olarak kendi dükkanını açmış ve o dükkanın içinden tüm dünya bütün sorunlarıyla birlikte gelip geçmişti. Saçlar dökülmüştü önüne yığın yığın. Sarı, kara, kumral, kızıl saçlar... İnsanlar iz bırakmadan gelip oturmuşlardı onun sandalyelerine, iz bırakmadan çekip gitmişlerdi...”
Akıyor su gibi cümleler, yetişemiyorum...
“Sırrı yavaş ol!” diyorum. Esmer yüzüne konuvermiş yeşil gözleri gülümsüyor. “Hoca, dur hele! Hele biraz daha oku!” diyor alnının terini silerek!
Bir kitabın, bir romanın kalitesi önsözünde, sunuşunda, ilk sayfalarda belli olur.
Okuyanı daha ilk cümlelerde kollarına alıp sürükleyen roman, bence iyi roman sayılır. Öyle romanlar vardır ki, daha onuncu sayfada bıktırır okuyanı.
“Hoca, arabanın işi tamam!” diye bir ses duydum. Gözlerimi cümlelerden ayırdım. İsmail Usta karşımda dikiliyor.
“Ne bu Hoca böyle, dalmışsın iyice kitaba!”
“Bir roman okuyorum da...”
“Çok mu sürükleyici?”
“Çok!”
***
Arabayı alıp eve geldim.
Başladım kaldığım yerden okumaya.
“Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi”ndeyim.
Zaman 12 Eylül 1980 döneminin karanlık, korkunç günleri. Hayatta kalabilmek için yaşanan korkunç zorluklar; işkenceler, ölümler, sahte kimliklerle yaşamanın korkuları, zorlukları...
12 Eylül dönemini anlatan birçok kitap okudum. Filmler seyrettim. Ben de o dönemin ateş çemberinden geçmiş bir insanım. Kabataş Erkek Lisesi Felsefe öğretmeni iken, darbeden sonra başka bir kimlikle Hacıbekir’de lokum ve akide şekeri işçisi olmuşum.
Uzun zamandan beri o günleri unutmaya, bilincimin derinliklerine gizlemeye çalışmıştım.
Sırrı Ayhan, benim hatıralarımı canlandırdı.
Kitabı bir anda bitirmek istiyorum.
Ama uyuyamayacağımı, kabus göreceğimi biliyorum. Sabah erkenden kalkıp okula gideceğim.
Bıraktım “Berberin Dansı”nı. Uyumaya çalışıyorum. Gözlerim yanıyor uykusuzluktan. Ama ben yakalanıverecekmişim gibi korkuyorum.
***
3. dersim boştu. Sınıfta okumaya başladım.
Bir saat nasıl geçiverdi? 4. ders zili çaldı. Birinci sınıf öğrencileri geldi.
Bu hafta “S” harfini öğreniyoruz.
İrem, yüzüme bakıyor. “Öğretmenim üzgün müsün? Bize günaydın demeyecek misin?”
“Hayır İrem, üzgün değilim. Biraz dalmışım bu kitaba!”
“Nasıl bir kitap o?”
“Bir roman!”
“Bize de oku öğretmenim!”
“Hayır bu kitabı şimdi size okuyamam. Büyüyünce okursunuz.”
Türkçe kitabını çıkardık.
“Suna ile Sinan” adlı parçayı okuyoruz.
Sırrı aklıma geliyor.
“Sırrı simit sat!” diyeceğim.
Ama henüz “ı” harfini öğrenmedik.

***
Ders bitti. Eve döndüm.
Öğle yemeğini yedim.
Başladım kaldığım yerden okumaya. “Hayır! Bu kadarı olamaz! Olmamalı!” diye diye okuyorum.
Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesi’nde Türkiye toplumunun en dibini, en çamurlu, en pis ve en acınacak insan hallerini okuyorum. Ter basıyor her yerimi.
Romanın kahramanı Can, asıl adı, “Bedran”ı ve “Bedran” kişiliğini gizleyerek her an yakalanma tehlikesi içinde Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde berber olarak çalışmakta ve oradaki insan hallerini tüm çıplaklığıyla romanında anlatmaktadır.
Doktorları, hemşireleri, hasta bakıcıları, kadın ve erkek hastaları, işkencede ruh sağlığı bozulmuş siyasi mahkumları...
Dönen dolapları, acımasızlığı, insanı insan olduğuna utandıran, insanı kusturan insan hallerini... Ve bu umutsuz, kahrolası dünyada bile bir mum ışığı gibi parıldamaya çalışan umudu, sevgiyi, aşkı, dostluğu ve kısaca güzelim insanları...
Yazar kitabında, Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde ve cezaevlerinde yaşanan birçok olayı tüm açıklığıyla anlatıyor, sadece anlatmıyor; insanı sarsıyor ve kendi yaşadığı olayları okuyucuya da yaşatıyor. Kitabı okuyup bitirince kapaktaki insan manzaralarının içerikle uygun olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Çember daraldığında, yaşama imkanı kalmadığında, rahat bir nefes bile alamadığında gözleri arkada kalarak yurdunu, toprağını terk etmek zorunda kalıyor Can... 12 Eylül sonrasında bu nedenlerle yurdunu terk eden otuz bin kadar siyasi insandan biri olarak “Elveda!” diyor memleketine.
Sahte pasaportla sınırı geçince, arabadan iniyor. Yüzünü terk ettiği yurduna dönerek haykırıyor:
“Günün birinde sana daha güçlü döneceğim, göreceksin döneceğiiiiiim!”
Sırrı Ayhan, verdiği sözü tuttu. Yirmi yıl sonra, bir yazar olarak “Berberin Dansı” kitabıyla döndü yurduna!
İyi ki bu kitabı yazıp yayınladın Sırrı!
Kalemine, diline, aklına sağlık sevgili arkadaşım!

Sırrı Ayhan kimdir?
Sırrı Ayhan, 1961 yılında Adıyaman-Kahta ilçesinde doğdu. İlkokulu Kahta’da bitirdi. Okula devam edemedi. Ortaokulu
dışarıdan bitirdi.
1974 yılında İstanbul’a geldi. 1989 yılında Almanya’ya
gelmek zorunda kaldı.
Hayatın çok çilesini çekti. Berberlikten taksi şoförlüğüne kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. Türkiye’de siyasi mücadelede yer aldı.
“Taxi International” adlı Almanca ikinci ikitabı 2004 yılında, “Verlag Neuer Weg” yayınevi tarafından yayınlandı. Bu ikinci eseriyle Almanya’da özellikle Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde tanındı.
“Jîyanên Nîvco” adlı kitabı 2002 yılında Kürtçe olarak İstanbul’da Peri Yayınları tarafından yayınlandı. Bu kitap, 2003 yılında aynı yayınevi tarafından Türkçe olarak da yayınlandı. Kürt PEN üyesi Sırrı Ayhan, Fakir Baykurt Edebiyat Kahvesi’nin yazarlarındandır.
Kemal Yalçın
www.evrensel.net