Vizontele'de televizyon sıkıntısı

Yılmaz Erdoğan'ın senaryosunu yazıp Ömer Faruk Sorak ile birlikte yönettiği "Vizontele" seyircinin yoğun ilgisiyle gösterimine devam ediyor.

Vizontele'de televizyon sıkıntısı
Şenay Aydemir
Seyircinin çok alışık olduğu yüzlerin, yine alışılmış tiplemelerle sinemada boy göstermesinin bir olumlu, bir de olumsuz yanı var. Olumlu yan, bu yüzlerin popülaritesinin seyircinin ilgisini kazanmasıdır ki, eğer doğru tercihler yapılırsa bunun seyirci olarak getirisi önemli olabilir. Tehlike ise filmin hemen ertesinde artık 'eskimiş' yüzleri sinemada görmekten yeni bir tat alamayan sinema seyircisinin filme olan ilgisini geri çekmesi.
Eğlencelik
Yılmaz Erdoğan'ın 'Bütün sermayemi koydum' dediği "Vizontele" filmi şimdilik böylesi bir popülerliği avantaja dönüştürenlerden. Ve gözlenildiği kadarıyla da seyircinin ilgisi giderek artıyor. Hafta içi olmasına rağmen gösterildiği sinemaların bütün gün dolu olması bunun işareti sayılsa gerek.
"Vizontele", Türkiye sinemasına 2.5 milyon dolarlık bütçesi ile bügüne kadar çekilen en pahalı film ünvanına sahip olmak ve ilk kez helikoptere bağlı "flyingcam" adlı kamera kullanılması dışında yenilikler kazandırmasa da, uzun sayılabilecek süresine rağmen seyirciyi sıkmayan, 'eğlencelik' bir film.
Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı senaryo, televizyon programında olduğu gibi, ince dokunuşlar dışında 'mesaj kaygısız' olsa da bir dönemin traji komik öyküsünü aktarıyor. Yetmişli yılların başında, "Kuş uçmaz kervan geçmez" bir doğu kasabasına her şeyin yolunda gittiği bir sırada, getirilen ve bügün kendisi de önemli bir tartışma konusu olan televizyonun (vizontele) insanların hayatına girişini anlatıyor. Erdoğan'ın daha önce Mustafa Altıoklar'ın çektiği "Asansör'de görüntü yönetmeni olarak çalışan ve tanınan bir klip yönetmeni olan Ömer Faruk Sorak ile birlikte yönettiği filmde, zaman zaman klip, zaman zaman da televizyon filmi havası hakim olsa da asıl sıkıntının senaryoda olduğu göze çarpıyor.
Hikâye parçalı
Senaryonun "Bir Demet Tiyatro" isimli televizyon dizisinden alışık olunan skeçler sıralamasına göre kurgulanması seyirciyi iki saat boyunca güldürmeyi başarsa da, bütünlüklü bir hikâyenin ortaya çıkmasına engel oluyor. Parçalı öykülerin zaman zaman birbirinden gittikçe uzaklaşması ve bir türlü bir araya getirilememesi, finalde de "Ne güzel eğleniyorduk, şimdi neden hüzünlendik ki?" dedirten bir trajediye yöneliyor.
Senaryonun bir diğer sıkıntısı da, belki de Yılmaz Erdoğan'ın bilinen tarzına alışkın seyircinin olabilecekleri tahmin etmesi. Dolayısıyla filmin finali müjdeli olarak geliyor. Seyirci eğlene eğlene izlediği filmde kendisini farklı bir finalin beklemediğini hissediyor. Sürpriz yok.
Ayrıca klasik Yeşilçam klişelerine de rastlamak mümkün, iyi adam kötü adam, sevdiğini kaybeden kızın kötü adamın oğluyla evlenmek zorunda kalması vb...
Ancak eldeki olanakların sonuna kadar kullanıldığı, yoğun bir emek harcandığı gözlerden kaçmıyor. "Aman burası da böyle olsun" diye baştan savmalara yer verilmiyor. Kostümlerin, mekânların seçimindeki titizlik gözden kaçmıyor.
Demet Akbağ göz dolduruyor
Çoğunluğu tiyatro kökenli olan oyuncular ise, var olan popülerliklerinin altında ezilmemeyi başarıyor. Ve seyirciyi memnun ediyor. Ama özellikle, Demet Akbağ'ın "Siti Ana" rolündeki başarısının altını çizmekte yarar var. Televizyondaki bilinen karakterinden farklı bir görev üstelen Akbağ, bu görevin altından başarıyla kalkıyor. Keza, Altan Erkekli'ninde yılların deneyinimini iyi kullandığını ve filme ayrı bir hava kattığını söylemek gerek.
Flmin medyada çıkan gürültüsünün yanında, ilginin artarak devam etmesinin altında başka nedenler de olmalı.
Son olarak filmin müziklerini yapan "Kardeş Türküler"in eline sağlık demek gerek.
www.evrensel.net