14 Haziran 2015 05:42

Christopher Lee: 1922-2015

Christopher Lee nadiren iyi adamı oynadı, sevdiğine kavuştuğu pek görülmedi hatta çoğu zaman filmin sonunu görecek kadar yaşamadı bile. Ekseriyetle ‘kötü adam’ı canlandırsa da seyircilerin ilgisini çekmeyi başardı ve bazen izleyenler kendilerini kahramanı değil onu desteklerken buldu.

Paylaş

Peter SOBCZYNSKI

Christopher Lee nadiren iyi adamı oynadı, sevdiğine kavuştuğu pek görülmedi hatta çoğu zaman filmin sonunu görecek kadar yaşamadı bile. Ekseriyetle ‘kötü adam’ı canlandırsa da seyircilerin ilgisini çekmeyi başardı ve bazen izleyenler kendilerini kahramanı değil onu desteklerken buldu.

Lee 93 yaşında yaşamını yitirdi. 80 yılı bulan ve ömrünün sonuna kadar devam eden kariyerinde, baş yapıtlardan kesinlikle izlenemez kalitede olanlara kadar 300’e yakın filmde rol aldı. Film ne kadar kötü olursa olsun onun beyaz perdedeki inkar edilemez duruşu –hipnotize eden gözleri, tumturaklı sesi, heybeti-  ve en mantıksız senaryoya dahi getirdiği gerilim dozu, Lee’nin birkaç farklı jenerasyona mensup sinema fanatikleri tarafından bir ikon olarak görülmesini sağladı. Ki bunların pek çoğu büyüyüp kendi filmlerini yaptıklarında saygı duruşu olarak kadrolarında Lee’ye de yer verdi. Tüm sevenleri için, Lee’nin ölümü, arkasında böylesine uzun ve zengin bir beyaz perde mirası bıraktığı gerçeğiyle az da olsa teskin edilebilen büyük bir kayıptır.

Lee, 27 Mayıs 1922’de İngiltere’de bir askerle İtalyan kontesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Okulu bitirip memurluk yaptıktan sonra 2. Dünya Savaşında Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne yazıldı ve ayrıca İngiliz İstihbaratı için çalıştı. Görevini bitirdikten sonra  aile bağlantılarından birini kullanarak İngiltere’nin önde gelen film yapım ekiplerinden Rank Organization’a girdi ve aktörlük eğitimi almaya başladı. Beyaz perdede ilk olarak 1947 yapımı bir melodram olan ‘Corridor of Mirrors’la boy gösterdi ve sonraki 10 yıl boyunca Laurence Olivier’nin Hamlet’inden (1948),  ‘The Crimson Pirate’’a (1952), ‘Moulin Rouge’dan (1952) Georges Seurat’ı oynadığı 1956 yapımı ‘Beyond Mombasa’ya pek çok filmde göze pek de çarpmayan performanslar ortaya koydu. Bu sırada aynı zamanda, aralarında Jacques Tati’nin ‘Monsieur Hulot’s Holiday’inin de bulunduğu yabancı filmlere İngilizce dublaj yaptı.

İLK ÇIKIŞ: FRANKENSTEIN

Lee, pek çok kez 1.95’lik boyu yüzünden iyi rolleri alamadığından şikayet etti ancak 1957’de türedi stüdyo, Hammer Films’in klasik bir hikayeye çiğ renkler ve kanla yeniden hayat verdiği, ‘The Curse of Frankenstein’da canavarı canlandırarak ilk önemli çıkışını yaptı. Film dünya çapında büyük sükse yaptı ve başarısının büyük bölümünü Lee’nin performansına borçluydu. Lee, kendisinden önceki Boris Karloff gibi, canavarın ‘kötü adam’dan çok (Burada bu, Dr. Frankenstein’ı oynayan ve yıllar içinde birçok kez Lee’yle aynı sahneyi paylaşan Peter Cushing’di) kurban olduğunun bilinciyle oynadı ve nihayetinde birkaç parçanın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir yaratıkta tuhaf insani bir nitelik buldu.

Sonraki yıl, bir başka sembol korku karakteri Dracula’yı yeniden canlandırmak için Hammer’a döndü ve “Horror of Dracula” tarihe gelmiş geçmiş en iyi vampir filmlerinden biri olarak geçerken Lee’yi de dünya çapında bir yıldız yaptı. “The Curse of Frankenstein” gibi bu film de renkliydi (renkli çekilen ilk Drakula filmi) ve cinsellikle şiddeti beyaz perdeye taşıyordu. Abartılı kan ve dekoltelere rağmen Lee bir kez daha öne çıkmayı başarıyordu. Performansı, kendisinden önceki Drakula, Bela Lugosi’nin efsanevi canlandırması kadar kendine özgüydü ve filmde pek fazla repliği olmadığını da hesaba katarsak bu, epey etkileyiciydi. (Filmdeki ilk sahnesi, Orson Welles’in “The Third Man”deki karakteriyle birlikte beyaz perde tarihindeki en başarılı antrelerden biridir)

Rolü, kendisi için pek çok yönüyle bir karın ağrısına dönüşse de, ilk devam filmini es geçtikten sonra 1966’daki “Dracula-Prince of Darkness”ta rol almayı kabul etti. Ancak senaryo kendisinde o kadar büyük bir hayal kırıklığı yarattı ki repliklerini seslendirmeyi reddetti ve film boyu sessiz kaldı. Yine de Drakula’yı, “Dracula has Risen from the Grave” (1968), “Count Dracula” (1970), “Taste the Blood of Dracula” (1970), “Scars of Dracula,” “Dracula A.D.” (1972), “The Satanic Rites of Dracula” (1973) ve “Dracula and Son” (1976) filmleriyle tam 9 kez canlandırdı(Aynı zamanda, filmleri sayanlar için ekleyelim, Jerry Lewis’in komedisi “One More Time”da da Drakula olarak arz-ı endam etti).

SHERLOCK’TAN THE WICKER MAN’A...

Bu noktadan itibaren Lee, Avrupa ve Amerika’da yüksek bütçeli gösterişli filmlerden ufak bütçeli tuhaf filmlere birçok sinemada rol aldı. Hepsinden bahsetmek imkansız ancak es geçilemeyecek kadar öne çıkan bazı filmler de var. 1959’da “The Mummy”nin Hammer versiyonunu canlandırarak korku karakter üçlemesini tamamladı ve sonrasında da “The Hound of the Baskerville”de Sir Henry Baskerville’i oynadı. Bu film, Sherlock Holmes ile beyaz perde birlikteliğini getirdi ve 1962’de “Sherlock Holmes and the Deadly Necklace” ve birkaç televizyon filminde Holmes’ü oynadı. Aynı zamanda Billy Wilder’in 1970 yapımı “The Private Life of Sherlock Holmes” filminde de Sherlock’un kardeşi Mycroft olarak sahne aldı. Şöhretli korku filmi yönetmeni Mario Bava’nın karanlık ve müstehcen yapıtı “Whip and the Body”de (1963) en iyi performanslarından birini sergiledi. Ayrıca 1965’te “The Face of Fu Manchu”da Sax Rohmer’in ölümsüz düşmanı Fu Manchu’yu canlandırdı. Lee, sonrasında Manchu’yu 5 filmde daha oynadı. 1973 yapımı “The Three Muskeeteers”, 1974 yapımı “The Four Musketeers” ve 1989 yapımı “Return of the Three Musketeers”ta Rochefort’u oynadı. 1973’ün sonunda kariyerinin en iyi filmlerinden biri olan “The Wicker Man”de aldatıcı seviyede göze hoş gelen İskoç adasının liderini canlandırdı.

Bu dönemlerde Amerika’ya taşındı ve ucuz korku filmlerinden saygıdeğer yapıtlara geçiş yapmaya çalıştı. Yine de 1977’deki “Meat Cleaver Massacre”daki gibi filmlerde de oynadı. Fazladan meme ucu bulunmasıyla bilinen suikastçı Scaramanga, rolüyle Lee, 1974 yapımı “The Man with the Golden Gun” filminde James Bond’un karşısına dikildi ve film serinin öne çıkanlarından biri olmasa da onun performansı harikaydı. “Airport ‘77”de denizin altında mahsur kalan yolculardan biriydi ve “Saturday Night Live”ın bir bölümünde sunuculuk yapıp, ‘Ölüm’ü canlandırarak, konuyu küçük bir kıza anlatmaya çalıştığı skeçte rol aldı. Steven Spielberg’ün 2. Dünya Savaşı üzerine yaptığı epik komedi “1941”in all-star oyuncu kadrosunda yer aldı ve onu Toshiro Mifune ve Slim Pickens’la aynı sahnede mizah yaparken görmek müthişti.

1983 yapımı Gotik komedi-korku karışımı “House of the Long Shadows”ta, janrın saygıdeğer figürleri Cushing, Vincent Price, John Carradine ve Desi Arnaz Jr.’la rol aldı. Aynı yılın süper kahraman temalı müzikal-komedisi “The Return of the Captain Invincible”da Alan Arkin’i ortadan kaldırmaya çalışan bir ‘süper kötü kahraman’ı oynadı. O kadar çok filmde oynadı ki(1955 ve 1970’te bir senede 9 film yaptığı oldu) hiçbir rolü geri çevirmemişe benziyordu. Ancak “Star Wars”taki Grand Moff Tarkin(rol Peter Cushing’e gitti) ve “Halloween”deki Dr. Loomis rollerini reddetti ki, daha sonra bunlu kariyerinin en büyük pişmanlığı olarak açıkladı.

HAYRANLARINDAN LEE’YE SAYGI DURUŞU

Lee’nin onlarca yıllık emeği ona büyük ve sadık bir hayran kitlesi kazandırdı ve onlardan bazıları artık kendi filmlerini yapmaya başladıklarında ona filmlerinde yer vererek bir nevi hürmetlerini sundular. John Landis ona “The Stupids” (1996) ve “Burke&Harek” (2010)’da yer verdi aynı zamanda “Monsters in the Movies” kitabında da röportaj yaptı. Joe Dante, muhteşem “Gremlins 2: The New Batch”te onu çılgın bilim insanı olarak oynattı. Martin Scorsese, 2011 yapımı Hugo’da Lee’ye küçük ama unutulmaz bir parça verdi. Bu işbirlikleri arasında en kayda değer olanları Tim Burton’ın “Sleepy Hollow” (1999), “Charlie and the Chocolate Factory” (2005), “The Corpse Bride” (2005), “Alice in Wonderland” (2010) ve “Dark Shadows” (2012) filmleriydi.

Pek çok aktörün emekliye ayrıldığı bir yaşta Lee, kariyerini sinema tarihinin en büyük yapımları arasında yer alan iki filmle tamamladı. Peter Jackson’ın, “Lord of the Rings” üçlemesinin ilk iki bölümünde Saruman rolünde oynadı. Jackson, serinin üçüncü filmi “The Return of the King”de Lee’nin sahnelerini açıklanamaz bir şekilde sildikten sonra gösterilen tepki sonrası, bu bölümleri genişletilmiş versiyona ekledi. Ayrıca Hobbit serisinde de(An Unexpected Journey” (2012) ve “The Battle of the Five Armies” (2014)  kısa süreli de olsa seyircinin karşısına çıktı. Ayrıca nihayet Star Wars evreninde de Count Dooku rolüyle “Attack of the Clones” (2002), “Revenge of the Sith” (2005) ve “The Clone Wars” (2008) ile izini bırakmayı başardı. Bu filmler genel olarak kötü olsa da “Attack of the Clones”da Yoda’yla yaptıkları ışın kılıcı savaşı, üçlemeden akılda kalan nadir anlardan biriydi.

Oynadığı filmler her zaman harika olmayabilir ama onu hiç kaytarırken görmediniz ve nihayetinde kötü bir filmi tahammül edilebilir kılıyordu, en azından o sahnedeyken güzel bir film muhteşem oluyordu. Onun filmlerini izleyerek büyüyen(ve onunla Chicago Uluslararası Film Festivali’nde jüride yer aldığı sırada tanışacak kadar şanslı olan) birisi olarak sizi temin ederim ki, o klasik anlamda bir sinema yıldızı olmasa da gelmiş geçmiş en büyük beyaz perde varlıklarından biriydi ve yokluğu fazlasıyla hissedilecek.

Rogerebert.com’dan çeviren Mithat Fabian SÖZMEN

ÖNCEKİ HABER

Bir iktidar nasıl devrilir nasıl devrilemez?

SONRAKİ HABER

Mersin'de bisiklet fabrikasında yangın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa