17 Mayıs 2015 09:56

Parka giyen kuşağın parka giden çocukları

Paylaş

Nuray SANCAR

12 Eylül çocukluğun ve gençliğin, bütün zamanlar için geçerli bir tanımının yapılamayacağını alenen göstermişti. Cuntaya ilk gençlik dönemlerinde yakalananlar ile bu yaşlarını cuntadan bir süre sonra yaşayanların duygu, düşünce ve algılama biçimlerindeki belirgin farklılaşma, üzerinden geçilemeyecek kadar önemlidir. 10’lu yaşlarının ortalarında bir biçimde politik mücadeleyle ilgilenmeye başlayan, kısa sürede örgütlenen gençler dönemin iklimi içinde kendilerini “hayata sözlü ölüme nişanlı”, yüksek ideallerin birer neferi olarak görüyorlardı kuşkusuz. Marx’ın “sabah birkaç saat çalışmak, öğlen balık tutmak, öğleden sonra resim yapmak” diyerek tarif ettiği sınıfsız toplum imajinasyonu Kapital ciltlerinde analiz edilen sömürünün, defteri dürülen bütün bir 19. yüzyıl düşünüşünün ve nihayet büyük işçi direnişlerinin birikiminden soyutlanmıştı. Dönemin gençliği için, 80 öncesindeki mücadele kazanıldığında, ki o zamanki algıya göre zafer çok yakındı, imajinasyon hakikat olacaktı. O yüzden çok okudular, çok kavga ettiler, memleketin altını üstüne getirdiler; ufka çabucak varmak için hızla büyüdüler. Büyük bir ailenin fertleriydi hepsi. Kimse o kadar genç olduğunu düşünmüyordu. Erdal Eren onlardan biridir ve idam sehpasına götürüldüğünde, bugünden baktığımızda boyuna ve yaşına göre son derece büyük ve şaşılacak kadar anlamlı şeyler söylemiştir. Onun idamını protesto etmek için gittiği eylemde öldürülen Ercan Koca da keza öyle. 17 yaş bir ergen yaşından ziyade, yetişkinlikle aradaki farkı kanatlanıp uçarak kapatma yaşıydı o sıralar. 

12 Eylül’de işkenceli sorgulardan sonra hapishanelere doldurulan kitlenin aslında ne kadar genç olduğunu Ahmet Kaya hatırlattı. Kendisi de o kuşağın mensubu olan Kaya “beni buralarda arama anne” veya “saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne” diyordu. Anne mi? O kuşağın kan bağı akrabalığıyla ilişkisini keseli çok olmamış mıydı? Ama tel örgülerin ardında görüşe gelen anneyle diyalog hapishanesinin kapısı önünde evlatları için direnen kadınların eyleminden süzülerek yoldaşlık ilişkisine dönüşüvermişti birden...

***
Üzerinden cemseler panzerler geçen bu kuşak epey sert fırtınaları atlatmış sayılır. Çoğu hapisteyken, dışarıda kalanlar için de her şeyin yasak, ağızdan çıkan her sözün bedelinin ağır olduğu, nefes alınamaz bir dünya vardı. 12 Eylül, rejimin istediği biçimde yurttaş haline gelebilmek için kişinin kendi duygularını, sözünü, bedenini ayarlamak zorunda bırakıldığı bir dönem olarak yaşanırken askeri darbenin en anlamlı mirası da belki, korku altında öğrenilen otokontrolün çaresizce kabulü olmuştur. Bu ülke yıllarca böyle yönetildi. 

Otokontrol tezgahından geçen ama dönemin entelektüel iklimini solumaktan nasiplenmiş, çok bilgili ana babaların, çocukları söz konusu olduğunda, yakın tehlikeyi şıpınişi sezen külyutmaz pozisyonunun bir cunta deformasyonu olduğu söylenebilir. Onlar çocuklarının, kendileri gibi hızla büyüme ihtimalinden çok korkuyorlardı. Okusunlar, meslek sahibi olsunlar, büyük idealler peşinde harap olacaklarına normal insan boyunu aşmasınlar, heveslerini törpülesinler diye ellerinden geleni yaptılar. Bu kuşağın da zaten etrafını çeviren fanus başka türlüsüne pek izin vermiyordu. Erdal Eren’in yaşındaki gençlerden şu sözler çok işitildi darbe sonrası kuşağında “Biz daha çok genciz, çok toyuz!” 80 öncesi kuşağın, içten içe, hoşgörü beklentisi ve olası hataların bağışlanması talebi anlamına gelecek bu türden açıklamalarla, peşin özürlerle hiç işi olmamıştı oysa. Askeri darbe, çocuklar büyümesin diye aileyi, okulu, medyayı ve toplumu bir güzel şekillendirdiği için onlar da bir türlü büyüyemiyorlardı şimdi. YÖK bu tepkisizlik ortamında kuruldu, bir tür özelleştirme adımı sayılabilecek okul harçları bu dönemde yürürlüğe girdi, okullardaki kültürel faaliyetler askıya alındı, kitaplar zaten 1. Şube’nin bodrum katına yığılmış, bir daha geri gelmemişti. Televizyonda saçma sapan şov programları su geçirmiyordu.

Şunu söylemeden geçmek doğru olmaz. 12 Eylül ne kadar baskıcı ve yasakçı olursa olsun o dönem politik mücadele içindeyken diyalektik bir eğitimden geçmiş olan kentli orta sınıfların kazandığı rasyonel düşünme, gerçekçilik, irdeleme ve sorgulama gibi hasletler bünyeden o kadar kolay sökülüp atılamıyor. 12 Eylül sonrası kuşağın ebeveynlerinin taşıdığı kültürden aldığı en önemli miras da bu rasyonel düşünme yeteneğidir. Sadece onların değil toplumun da kazandığı bir kıymettir az çok bu. Şirketlerin yönetim kadrolarını dolduran, reklam firmalarına kapağı atan pek çoğu sayesinde de bu rasyonalite burjuvazinin hanesine yazılmıştır ister istemez. Burjuva mal satma ve yönetme sanatında bir tık kalifiye nitelik kazanacaktır bu sayede; artık iddialarını işkembeden atarak değil rasyonal hedef kitlesini gözeterek ileri sürecektir.

1990’lı yıllarda üniversite gençliği, doğduğunda hazır bulduğu birikimi kullanarak yeniden harekete geçti. 12 Eylül kuşağının kardeşleri, yeğenleri olan entelektüel bir gençlikti bu. Hareket zaman zaman kabararak sıklıkla geri çekilse de gençlik mücadelesinin kolay kolay ezilemeyeceğini gösteriyordu. 

Sonra Gezi zamanı geldi. 

Gezi Direnişi’nde apolitikliğine ve örgütsüzlüğüne kıymet biçilen gençlik ona giydirilen kinizm elbisesini çıkarmış görünüyordu ama bu kuşağın, daha çok, asıl kendisinden önce parka giyen kuşağın giysisini çıkarmış olduğunu tespit etmek daha doğru olur. Gezi’deki bir duvara yazılı “parka giyen kuşağın parka giden çocuklarıyız” cümlesinde kendini açık eden özbilinç şimdiki gençliğin toplumsal çelişkilerin, tarihin ve kendilerine biçilen rolün pekala farkında olduğunu gösteriyor ve kendi yolunu bulmaya çalışıyor. 12 Eylül’de ebeveynlerinin teorisini okuduğu, pratik olarak da zulmünü gördüğü devletle ilişkisi daha ironik bu kuşağın, ama son derece de talepkar. 

Direniş sırasında, tarihsel eylemin çağrısıyla alana koşan annelerin durumu Ahmet Kaya’nın şarkısındaki “saçına yıldız düşmüş” hüzünlü anneye biraz benzer. Biraz da benzemez. Şimdiki kuşağın annesi badirelerden, direnişlerden geçmiş, çocuğunu arzularından “Yapma demiyorum gene yap ama hobi olarak yap” diye uzaklaştırdıktan sonra iş başa düşünce onun biber gazı maskesine dantel örtü örtmeye koşabilecek kadar deneyimli ve korumacı bir annedir.

12 Eylül’ün bütün kurumlarıyla yaşatıldığı koşullarda çocuklar anneleriyle birlikte büyümektedir artık. 12 Eylül’ün şimdi AKP marifetiyle sürdürülen karanlığını bu parkalılar ile parklıların birlikte büyüme hikayesi delecek gibi görünüyor. 

ÖNCEKİ HABER

‘Meclise iki, iki buçuk parti girse yeter’

SONRAKİ HABER

Mülteci kadınlar anlatıyor: Evde koca baskısı, sokakta ırkçılık

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa