26 Nisan 2015 09:06

Dayan dayan nereye kadar!

Paylaş

Muzaffer ÖZKURT

Fabrikaya gitmek üzere servis bekleyen tekstil işçisi Hayat Televizyonu’nun kendine uzattığı mikrofona bakıyor önce. Muhabir soruyor: “1 Mayıs işçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma günü için ne düşünüyorsunuz?” Sakin görünen işçi birden hiddetleniyor, ellerini havaya kaldırıyor isyanla: “Tamam 1 Mayıs dayanma günü ama dayan dayan nereye kadar!”

1 Mayıs’ın tarihinden bi’haber olsa da işçi, sınıf sezgisi ona doğruyu gösteriyor. Zira 1886 yılında Amerikalı işçiler de aynısını söylemişti: “Dayan dayan nereye kadar!” Günde 8 saat çalışmak istiyordu işçiler. Bir yangın gibi fabrikaları saran bu talep, işçilerin şarkılarına da girmişti: 

“Çok çalışmaktan yorulduk
Yaşamaya ancak yetecek kadar para
Düşünceye zaman yok
Güneş ışığını hissetmek istiyoruz
Çiçekleri koklamak istiyoruz
Tanrının bunu istediğinden eminiz ve 8 saati alacağız
Doklardan dükkan ve fabrikalardan güçlerimizi bir araya getirdik:
Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme
Bunu başaracağız.” 

ARADAN 129 YIL GEÇSE DE 

Aradan geçen 129 yılın ardından aynı talebe, aynı yakıcılıkla özlem duyuluyor. Günlük çalışma sürelerinin 12-14 saati bulduğu bugün “8 saat çalışsak ne güzel olur” diyorlar. İnsanca yaşamak ve insanca çalışmak, tüm işçilerin dilinde.

Çünkü insan yerine konmuyor işçiler. Renault’da olduğu gibi hızlı çalışmadan dolayı robotun bozulduğu bölümlere insan konuyor. Sakatlanan nasıl olsa kapı dışarı ediliyor, yenisi hazır, yenisi maliyetsiz. Sahi 3 çocuk 5 çocuk neden isteniyordu?

İnsan yerine konmuyor işçiler. Yerin yedi kat altında asgari ücrete çalıştırılıyor. Hakaret ediliyor, sövülüyor, işsizlikle korkutulup iktidarın mitinglerine asker ediliyor. İtiraz ederse yerlerde sürüklenerek tekmeleniyor, tokatlanıyor... 301 işçinin can verdiği madenden sağ kurtulan madencinin ambulansa bindirilirken ‘çizmemi çıkarayım mı’ diye sorması boşuna değil... 

İnsan yerine konmuyor işçiler. Dolar milyarderleri listesinde en fazla adı geçen Koç ailesine ait Divan Pastanelerinde sendikalaştıkları için işten atılan işçiler anlatıyor bunu: “Yöneticilerimiz bize ‘Mal gelip mal gidiyorsunuz’, ‘Böyle eşekleri toplayın’ gibi hakaretler ediyorlardı.”

Ve Türkiye’nin her bir ilinde nice fabrikada anlatıyor işçiler: “İnsan yerine konmuyoruz.” 
Yeni değil bu. İşçiler, bir sınıf olarak ortaya çıktığı günden bu yana böyle. Bir yanda işçileri sömürüp servetine servet katan açgözlü kapitalistler topluluğu; diğer yanda, emekleriyle dünyayı yaratan ama dünyanın her bir nimeti çok görülen işçiler. 

129 yıl önce Amerikalı sınıf kardeşlerinin 1 Mayıs’ta başlattıkları isyan da bunaydı: “Biz sadece, fabrikada çalışan, akşam eve geldiğinde yemek yiyip yatan ve ertesi gün yeniden çalışan köleler değiliz. Düşünmek ve yaşamak istiyoruz.”

ENGEL ÇOK, ENGELLEYEN TEK

Nasıl olacağını da biliyor işçiler: “Birlik olmak.” Bunu patronlar da biliyor. Attıkları her adım işçilerin birliğini engellemek için zaten. Kışkırtılan milliyetçilik, borçlandırarak susturmak, açlıkla terbiye etmek, polis zoruyla bastırmak, darbeyle ezmek, yasalarla cendereye almak, fıtratlarda kaderine boyun eğdirmek, mücadeleyle kurduğu sınıf örgütleri sendikalara yabancılaştırmak... Engeli çok işçinin ama engelleyeni tek. Başka bir sınıfın, bir başka sınıf üzerindeki baskısı. Kapitalistlerin, devletin tüm imkanlarını da kullanarak işçi sınıfı üzerindeki tahakkümü. Yeter ki sömürü sürsün, zenginler listesi ilelebet var olsun... İşçi sınıfı içinde kapitalistlerin ajanlığını yapan sendikal bürokrasiye düşen de bu sistemin bekçi köpekliği. İşçileri her sattıklarında, her mücadeleyi bastırabildiklerinde önlerine atılan kemikle mutlu olmaları bundan. 
Bir de kendinde işçi adına söz söyleme, karar alma hakkını görenler var. “Değerlerimiz” deyip gerisini boş verenler... İşte asıl soru burada geliyor: “Yapılanlar işçiye mi güç veriyor, patrona mı?” Bu soruya yanıt “işçi” olmuyorsa, en güzel sözler söylense de, en güzel dilekler dilense de, en devrimci kararlar alınsa da nafile... İşçiden yana olmak “işçilerin bir sınıf olarak birleşmesine ve kapitalistlerin karşısına dikilmesine” yardım etmekse eğer; sınıfın, üstelik çok da uzak olmayan, tarihi öğretiyor hâlâ. 12 Eylül cuntasının karanlığını yırtıp atan, işçiye baharı getiren, sokağa çıkmayı yasaklayanlara yasağı dar eden ‘89’da, ‘90’da fabrikalarında birleşip, işyerlerinden sokağa taşan işçilerdi. Yasaklara karşı işçinin olduğu her yeri 1 Mayıs alanına çeviren işçiler. Bugün de yasakları delecek olan onların bu yıkıcı gücü değil mi? 

DENETİM DIŞI BİR GÜN

Ama kim, ne yaparsa yapsın engelleyemiyorlar. Daha bir yıl önce çalışma koşullarına ve ücrete tepki gösteriyor diye Bursa’da binlerce metal işçisini atmışlardı. Ama yine ayaktalar bugün. Ülker’de aynı secdeye varmıyor muydu patronla işçiler? En mütedeyyinleri ilk karşı gelen oldu sömürüye. Ateş açmadılar mı 1 Mayıslarda işçilerin üzerine, sendikalaştığı için direnen işçilerin üzerine sürmediler mi lüks arabalarını? TÜSİAD Başkanı değil miydi Sütaş’ta işçilerin mücadelesini engellemek için direniş yerine hayvan gübresi döktüren? Zenginler listesi kabardıkça, fabrikalarda isyan artıyor. Üretenle, sömüren arasındaki çelişki bitmiyor çünkü. Sendikalaşarak, iş durdurarak, direnerek, patronların yasalarını hiçe sayarak “ağır ellerini toprağa basıp” doğrulmaya çalışıyor işçiler. Sendikal bürokrasiye de, patrona da, hükümete de lanet ediyorlar. 

129 yıl önceki işçiler 1 Mayıs için dağıttıkları bildiriyle, çağrı yapıyorlar hâlâ bugünkü işçi kardeşlerine: “Bir günlük isyan, daha azı değil. Emeğin dünyasını egemenlik altında tutan kurumların sefil sözcülerinin denetimi dışında bir gün. Emeğin kendi yasalarını yaptığı ve bunları uygulamaya koyma gücünü elde ettiği bir gün. Emekçi ordusunun birliğinin yarattığı muhteşem gücün, dünyanın tüm halklarının kaderlerini ellerinde tutanlara karşı çevrildiği bir gün.”

ÖNCEKİ HABER

Anılarla Ahmed Arif...

SONRAKİ HABER

Mersin'de bisiklet fabrikasında yangın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa