28 Aralık 2014 06:56

Doğanın kara yılı

2014’e girerken bir önceki yıl halkın yaşam alanlarına yönelik sermaye saldırılarının yoğunlaşmasının altı çizilmişti. Siyasi iktidar artık koruma alanı, sit, milli park, sulak alan, su havzası, orman dinlemeden her yere gözünü dikmişti. Ama sanırım bu kadarını kimse beklemiyordu.

Paylaş

Özer AKDEMİR

2014’e girerken bir önceki yıl halkın yaşam alanlarına yönelik sermaye saldırılarının yoğunlaşmasının altı çizilmişti. Siyasi iktidar artık koruma alanı, sit, milli park, sulak alan, su havzası, orman dinlemeden her yere gözünü dikmişti. Ama sanırım bu kadarını kimse beklemiyordu.

SUÇ ORTAKLIĞI

Ülke gündemini sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonları, yaşam alanlarına yönelik talan girişimleri ve buna karşı mücadeleler üzerinde de etkili oldu. 12 yıllık koalisyon (suç ortaklığı) bozulmuş, bir süre perde gerisinden giden soğuk savaş, açık sıcak çatışmaya dönüşmüştü. Doğanın talanı pazara sürülünce 12 yıl boyunca cemaatin şirketlerine ‘ne istedilerse veren’ AKP, birdenbire ‘çevrecinin daniskası’ kesildi. Cemaate yakın KOZA’nın önce Kozak Çukuralan, sonra Gümüşhane, Eskişehir ve Himmetdede altın madenleri daha önce adının bile konuşulmadığı gerekçelerle durduruldu. “Havuz medyası” da denilen AKP yandaşı medya, yaşam savunucularına “Bu günleri de görecek miydik” dedirten başlıklar atmaya soyundular. Altın madenlerinin değil ama özellikle KOZA’nın altın madenlerinin doğayı nasıl katlettiği, yeraltı zenginliklerimizi nasıl talan ettiği, işçileri sağlıksız koşullarda nasıl çalıştırdığı vs haberler çıktı peş peşe. Öbür yandan cemaatin basını tam tersi ne kadar temiz çalıştıklarını, AKP’nin yaptığı haksızlıkları taşıdı sayfalarına.

DOLUDİZGİN BİR TALAN

AKP-Cemaat çatışmasının KOZA şirketine kısmi bir zorluk dışında ülkedeki altın işletmeciliğine olumsuz bir etki yapmadı.

Hala; Erzincan İliç’te, Fırat’a 300 metre uzaklıkta açık havada siyanürle altın üretiliyor. Arılar tükendi, küçükbaş hayvancılık can çekişiyor. Madenin ortağı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizim Çalık” diyecek kadar yakınları.

Hala; Kanadalı TÜPRAG İzmir Efemçukuru’nda, kente su sağlayan barajların havzasında altın üretimine devam ediyor. Köyün içme suyu kuyuları mühürlendi. Köye tankerlerle su taşınıyor. Yine TÜPRAG’ın bir kolu Kışladağ’da Avrupa’nın en büyük altın madenini işletiyor.

Kaz Dağlarında kapıdan kovulan altıncılar, bacadan girmenin yolunu arıyor. Karadağ’dan Eczacıbaşı’nın kovulmasının sevinci yaşanmadan, hemen öbür tarafta bu sefer KOZA’nın altın madeni için izin aldığı ortaya çıkıyor. Ağı Dağında, Lapseki Kocabaşlar’da, Kirazlı’da, Kızılelma’da, Muratlar’da ve daha birçok yerde altın madencileri iptal edilen ÇED izinlerini yenilemek için kolları sıvadı. Kaz Dağlarının kuzey yamaçlarındaki ovalar ve kıyılar ise termik santraller tarafından parsellenmiş durumda.

‘ACELE’LERİ VAR

Ne 83 yaşındaki Remziye Saatli, ne de Urla Ovacık Köylüleri bir gün “temiz” denilen bir enerji türünün kabusları olacağını başlarına gelmeden bilemezlerdi. Tıpkı Karaburun Yayla Köylüleri, Hatay Samandağlılar, Çine Madran İbrahim kavağı Köylüleri gibi. Rüzgar Enerji Santralleri (RES) için ormanlar, zeytinlikler, meralar bir gecede acele olarak kamulaştırılıp şirketlere tahsil ediliyordu. Acele kamulaştırma kararları 2014 yılına damgasını vuran, sermayenin talanını kolaylaştırmak için AKP’nin bulduğu bir yasal boşluk olarak gündemde kaldı hep. Sistemin doğasına, ihtiyaçlarına o kadar uygundu ki; hem uzun uğraşlara, gerek kalmadan halkın elindeki ne varsa alınıp yandaş şirketlere verilebiliyordu, hem de mülksüzleşen, topraksız bırakılan, tarımdan koparılan halk işçileşerek ucuz iş gücü pazarına sürülüyordu. “Temiz enerji” Yayla köylü Mustafa Şenbahar’ın deyimiyle “pisleşmişti.” Hem doğada yarattığı tahribatla pisleşmişti, hem insanların yaşam alanlarını elinden alıp sömürüye muhtaç ettiği için.

DİRENİŞ BAYRAĞI ELDEN ELE

2014 doğa için büyük bir eko kırım yılı idi.Yaşam alanlarına göz dikilen halk için ise biraz daha uyanma, biraz daha direnme, biraz daha acı çekme ve anlama yılı oldu denebilir. Kapitalizm kara bir yıl yaşattı doğaya, kültürel mirasa, canlı yaşamına.

Buna karşı Gerzeliler, Anadolu’nun dört bir yanında süren yaşam alanlarını koruma mücadelesinin nasıl olacağının yolunu gösterdi. Aylarca dişe diş süren yaşam nöbeti ülkenin dördüncü büyük sermaye grubunu yenilgiye uğrattı. Şimdi, vahşi madenciliğe, termik santrallere, RES ve HES’lere karşı aynı yaşam nöbetini tutan Artvinliler’in, Fatsa-Ünyeliler’in, Amasralılar’ın, Turgutlu Çaldağı mücadelesinin ve Kaz Dağları köylülerinin ellerinde Bergama Köylülerinin tutuşturduğu direniş bayrağı. Emeğin ve doğanın özgürleştiği güne kadar elden ele...


HEM CAN HEM AĞAÇ ACISI

Emek ve doğa, hem de aynı topraklarda ardı ardına katledildi. 301 işçinin diri diri gömüldüğü Soma madenlerinin üstünde, ellerinde kalan tek geçimlik tarım alanını, zeytin bahçelerini korumaya çalışan Yırca Köylüleri, Kolin şirketinin özel güvenlik elemanlarınca dövüldü. 6 bin zeytin birkaç saat içinde üzerindeki zeytinlerle kesildi. İşgal, acele kamulaştırma kararıyla geliyordu bu sefer. 6 bin zeytinin katledildiği gün mahkemece durduruldu termik santral projesi! Zeytinleri kesilen Yırcalılar, 301 işçisini toprağa verdikleri gün Başbakanın danışmanından tekme yiyen Somalılar, 83 yaşındaki Remziye teyze, 6 direk için 1000 ağacın katline karşı hızarın önüne çıkan Ovacık Köylüleri 2014 yılını hem can hem ağaç acısı çekerek gönderiyorlar. Bütün bu yaşadıklarından öğrendiklerini Yırcalı Ayşe Ürüncü şöyle anlatıyordu; “Bu düzen bozuk, değişmeli. Biz değiştireceğiz. Düzgün düzen getireceğiz.”


ENERJİNİN PERDELEDİĞİ

Enerji fazlası olan bir ülke (EMO rakamları üretim 60 bin MW tüketim 39 bin MW), Avrupa’nın enerji ihtiyacı için kendi doğasının kıyımına göz yummayı marifet olarak pazarlıyordu halkına. HES’ler ve son nükleer enerji santrallerine de aynı pencereden bakmakla birlikte bunların başka özgün yönleri de vardı. HES’lerle küresel ısınma gerçeği nedeniyle her geçen gün daha stratejik olan sulara el konulmasının önü açılıyordu. Nükleer santral sevdasında ise nükleer silah üretme kapasitesine sahip olmanın hesapları vardı. Oysa daha nükleer santrali olmadan nükleer atık ve radyasyon kirliliği ile baş edemeyen bir ülke konumundaydı Türkiye. Gaziemir’de ortaya çıkan eski akü fabrikasının bahçesine gömülü nükleer santral yakıt çubuklarının nereden geldiği bile belli değil. Bunların taşınması, bertaraf edilmesi, aradan geçen 1 yılı aşkın sürede hala gerçekleşebilmiş değil. Taşınma işi ÇED gereksiz raporu verilerek kamuoyunun gözünden kaçırılmak isteniyor. Öte yandan, Manisa Köprübaşı ve Söke Kisir Köylerinde, 35-40 yıl önce işletilip, hiçbir önlem alınmadan terk edilen uranyum madenlerini yarattığı radyoaktif kirlilik bilimsel verilerle kanıtlanmış durumda.

ÖNCEKİ HABER

Eğitim nereye?

SONRAKİ HABER

YTÜ öğrencileri: Okulumuzdaki millet bahçesi projesi iptal edilsin

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa