08 Aralık 2019 03:20

Nasıl yaşadıysan öyle hatırlanacaksın...

Paylaş

Can kardeş...

Bu köşeye yazılan yazılardan onlarcası senin önerilerinle yazılmıştı. “Şunu yazarsın artık değil mi kardeş?” diye açılan telefonlara verilen “telifimi verirsen olur, yoksa yazara baskı yapmayınız lütfen” şeklindeki esprili yanıtlar... Sonra yazılmaya çalışılan ve her defasında “içim soğudu valla” sözleriyle ödenilen “telifler” ...

Düzenimiz bozuldu şimdi, bozdun; senin dediğini değil de sana seni yazmaya çalışmak da varmış hayatta. Görseydin, “köşeyi özelleştirmesek iyidi” derdin mutlaka ama ‘özel’ değil, ‘biz’e dairdir sonuçta bu yazılanlar, bizim hikâyemizdir.

Ne zor şeymiş bu. Aklımıza gelmeyenin başımıza geldiği çok şey yaşamıştık da bu bırakıp gidişine alışma olasılığı bile ne ürkütücü ne kahredici... Gidişinden günler sonra, can yoldaşımız işçi Ali’yi sözde teskin etmeye çalışırken suratıma şaklattığı gibi; “sen alıştığında haber ver de ben de alışayım Sakallı abi...”

Sana yazmak, seni yazmak betermiş meğer. Sensizliğe alışmak ise ondan öte...

***

Seni o bize ilk soluğumuzu verip çocukluğumuzun harcını karan, Çîyayê Mezîn ile Çîyayê Qiçik’a sırtını dayamış yoksul ama güzel köyümüz Gûlbarî’nin toprağına emanet ettik... Bundan böyle, yanıbaşında sevgili babacığın Hasan amcamızla birlikte her bahar filizlenecek buğday başakları olacak. Ekilip biçilecek Rastan tarlasında ter dökecek her köylünden selam ve dua alacaksın mutlaka... Sen inanmazsın dua muaya da takılma, geç... Sonuçta bizi ilgilendiren kısmı “dinsiz imansız” geçtik ya. Kavilleştiğimiz gibi, önce gidenimiz nasıl uğurlanacaktıysa öyle uğurladık seni; sloganlarımızla, kızıl bayrağımızla ve evet, Neşet babadan ‘Haydar Haydar’la...  Şükür ki başka dualara hiç ihtiyacımız olmadı yaşarken. Nasıl yaşamışsak öyle uğurlanmak, öyle hatırlanmak... Kavlimiz buydu Metin İlgün; öyle oldu, öyle olacak...

***

“Her şey birikir/Gösteren parmaklar, gören gözler/Susan konuşan birikir” diyor ya Gülten Akın. Tamamlıyor sonra; “Bir ülke insan birikir” diye.

Bir insan nasıl birikir; nasıl biriktirir kendisini?

Ya bir devrimci?...

Sen nasıl biriktin böyle Metin? Nasıl biriktirdin kendini?

İsmini, senin ilk öğretmenliğini de yapan, o hep andığın Muharrem Hoca’nın taktığını, dönemin “taçsız kral”ından aldığını kimse bilmez. Daha çocuk yaşlarda büyülenip peşine takıldığımız Deniz’in, Denizlerin idamına karşı imza vermiş şahane insan, büyük futbolcu Metin Oktay’dan...

Futbolla hiç ilgilenmedin ama. İlle de şoförlük... Daha ortaokul yıllarında, sonrasında örgütünün hizmetine de sunduğun 135’lik Massey Ferguson traktörün ehliyetsiz ama usta şoförü Metin... Gûlbarî’nin tarlalarından çift süren, sap taşıyıp harmanlarında patos kuran, Elazığ Hali’ne armut taşıyan “çarpaz” çocuk...

Sonra örgüt... Yine çocuk yaşlarda cezaevi... Elazığ Askeri Cezaevi... Malatya E Tipi... Görüş günlerinde dışarıdan haber alma merakı... Zulalarla taşınan pellurden notlar... Zindanı delme çabaları... Direnişler, özlemler ve mahcup aşklarla... 12 yıl... 

Sonra İstanbul’da 28 yıl ve elbette yine örgüt...

79’da koparıldığın ama  40 yıl sonra yüzlerce insanın omuzlarında ve binlercesinin yüreklerinde dönüp toprağına karıştığın ana yurdun, Dersim...

Nasıl soluk soluğa bir yolculuktu öyle...

O yolculuktu işte biriktiren seni...

***

Senin o yolculuğunun sonucunu nasıl yazmalı şimdi? Ne kadar yazılsa da eksik, kifâyetsiz...

Şu yeterli midir acaba? Cenaze töreninde yakalarımıza iliştirmek için yalnız başına çekilmiş bir fotoğrafını arayıp da bulamamamız... Hep mitinglerde, yürüyüşlerde, grevlerde, etkinliklerde... Hep birileriyle beraber... Sonuçta dayanışma için gittiğiniz IŞİD kuşatmasındaki Kobanê’de çekilmiş o çok sevdiğin fotoğrafından yapılan kadraj... Yine ışıklı, yine gözleriyle gülen Metin...

Nasıl desem daha...

Bir yoldaşımızın ardından seninle konuştuklarımızı mı hatırlatsam sana. Uzun yol koşucularından mı bahsetsem. Devrimcilerin en güzel türünden...

Öyle parlak nutuklar atamazlar belki; “ne konuştu be, ne çok okumuş, ne çok şey biliyor” dedirten “mübarek”lerden de değil. Kitabî olmayanlardan. “Parlak entelektüellik” kim, onlar kim! Daha pek çok ‘eksik’ ve ‘kusurları’ vardır, olabilir onların. Haşa, bu ‘yoksunlukların’ birer meziyet olduğunu da söylemeyiz, asla. Ama bütün bu eksikleri kapatan bir ‘fazlalık’ vardır ki, uzun yol koşuculuğudur. Turna türü olmaktır mesele.

Bu söz sana değil, genç kardeşlerimize: Turna türüdür Metin gibiler! Öyle bir çakıp sonra sönen yıldızlardan değil. Hep ayakta ve hep ‘yolda’ yürüyüş halindekiler... Bir ömür boyu, ömürleri yettiğince...

***

Bir insan nasıl bu kadar ayakta kalabilir? Nasıl hep yürüyebilir? Bilgi, kitap, inanç... bir yere kadar. Yine seninle konuşurduk ya sıkça; nicelerini gördük, ağızlarına baka baka büyüdüklerimiz... Sonraki hayat çizgilerine bakıp da düştükleri sefil durumlara dair hicap duyduk. Geçelim onları, senden konuşalım. Senin “sırrın” neydi Metin?

Varsa eğer bir sırrın, seni ayakta tutan, hep yürüten katıksız bir dava insanı olmandı. ‘Davacı’ oldun ömrün boyunca. O yüzden bu kadar zor ama güzel yaşadın. Devrimci örgütün, partin davada-davacılığında sana ‘değer’ ürettirip ‘değer’ katarak başkalarını da ayakta ve yolda tutan bir tür artı-değer üreticisi oldu.

Evet, bazen doğmatik, bazen çocukça, bazen şematik; olsun varsın, 24 saatte 24 saat Partili olmak!

Tepeden tırnağa devrimci ve örgütlü bir kimlik. Tereddütsüz...

Dahası da vardı ama, başka ‘sırlar(ın)’ da... Yetiştiğin sosyal-siyasal coğrafyadan ruhuna yapışan ve hiç çıkmayan şeyler... 

Örnek mi? Son yolculuklarda “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi/ Kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni” türküsü çok da istenmez bizim “mahallede.” Bu bile ‘özgün’ bir hümanizmanın da yansıması değil midir biraz?

Rüyalarında en çok (hastalığında MR cihazının içindeyken bile), dedesi, Gûlbarî’nin sevgili bilgesi Apê İbram’ı görmek, onunla sohbet etmek...

İstanbul kazan, Metin kepçe dolaşıyorken, binbir işin arasında Dersim’den bir yoldaşını arayıp babasının mezarına çam dikmesini istemek...

Kanser illetiyle boğuşurken beyni bir yandan, can kardeşinin defolu kalbine dair kaygı duymak... “Senin beynin, benim kalbim yeter bize, yaşar gideriz” deyip gülmek...

O haliyle bile, birilerinin sevda hikâyesini merak etmek, kızmak, sevinmek... vs..vs...

Kökleriyle, insanla, hayatla içiçe, hep yürüyen bir ‘davacı’ydın sen... 

***

“Kâh çıkarım gökyüzüne...”

Çıktın işte... Bir daha inmemecesine…

Ama anılarından, onurlu yaşamından, acılarından, sevinçlerinden, o güzel gülüşünden, gülen gözlerinden, sıkıntılarından, coşkundan, sitemlerinden, heyecanından süzülen devrimci ruhun hep yanıbaşımızda olacak.

Sen “alemi”, bizi seyredeceksin ama devrimci ruhun bizimle birlikte savaşacak hep.

Ömrün boyunca seni hep yürüten o büyük dava, insanlığın en güzel yürüyüşü komünizm davası var oldukça yaşayacaksın.

Nasıl yaşadıysan öyle yaşanacak, öyle hatırlanacaksın güzel kardeşim, can yoldaşım...

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...