Yasakların sanatı: Pantomim

Yasakların sanatı: Pantomim
Yasakların sanatı: Pantomim

Gösteri sanatının en bilinen dallarından biri olan pantomim ya da mim sanatı, sinemanın Şarlosu Charlie Chaplin ve Laural & Hardy ikilisinden aşina olduğumuz bir sanat aslında.

DOSYA: Sanat sokakta

HAZIRLAYANLAR: Mısra Belge / Melike Futtu

Gösteri sanatının en bilinen dallarından biri olan pantomim ya da mim sanatı, sinemanın Şarlosu Charlie Chaplin ve Laural & Hardy ikilisinden aşina olduğumuz bir sanat aslında. Çoğunlukla sessiz sinema döneminden hatırladığımız bu figürler ve sözsüz sanatın kökeni Antik Çağ’a kadar uzanmasına rağmen medeniyetin doğuşuyla beraber, mim sanatı olarak anılmaya başlıyor. Mim sanatçısıysa çoğumuz için ‘beyaz yüzlü’ insanı çağrıştırırken, mim sanatı sözsüz tiyatro tanımıyla yerleşiyor zihnimize. Ancak hem beyaz yüzlü insan hem de sessiz tiyatro tanımı, pantomimin manasını tam anlamıyla kavrayabilmek için yeterli değil. Bedenin araç olarak kullanıldığı bu sanat, günlük yaşamın öne çıkarıldığı, insanların çevreleriyle hesaplaşmasının yansıtılması olarak düşünebilir.

Öyle ki Paris’teki İtalyan oyunculara Madame de Maintenon ile dalga geçen esprileri nedeniyle sahnede konuşma yasağı getirilmesinin ardından 18. yy.’da pantomim sanatı doğar. “Beden devinimleriyle anlatı”; pantomim sanatı, yasakların sanatı olarak ortaya çıkar ve uzun yıllar bu şekilde var olmaya devam eder. Bu yüzdendir ki ilk olarak sahnelerde ve sinemalarda yerini alan pantomim çok geçmeden sokaklarda da görünür.

Biz de #sanatsokakta dosyamız kapsamında bu sanatçılardan birinin hikayesini anlatmak istedik. Yalnızca pantomim değil kukla sanatçılığı da yapan İlker Kılıçer’in hikayesini... “Sahneler üstün insanın, üstün mecralarıdır. Bir iktidar alanıdır” diyor İlker ve sahnede olmayı reddediyor. İzmir ve Türkiye’nin birçok şehrinde Roboskî’den Gazze’ye toplumsal olayları dert edindiği oyunlarıyla yer alıyor sokaklarda. Unutmadan, bir de ipli kukladan yarattığı Cemal karakteri ona eşlik ediyor hikayesi boyunca. Hadi gelin, bizde İlker’i dinlemeye başlayıp Cemal gibi ona eşlik edelim bu yolculukta.

‘SAHNELER İKTİDAR ALANIDIR’

Toplumsal olayları sanatınıza yansıtıyorsunuz. Bir sanatçı olarak bu duruşunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?
Turgut Uyar’ın “Şiir çıkmazdadır çünkü insan çıkmazdadır” savı üzerinden yola çıkarsak tarih boyunca katliamlar yapmış, hayvanlara ve doğaya zulmetmiş bu iktidarlar coğrafyasından bahsedersek... Tek tipçi, tek dilci, tek kültürcü ve hegemonyanın dayatıldığı bu statükocu zeminde insan, hiç şüphesiz çıkmazdadır ve sıkıntıdadır. Her şeyin hunharca ortada olduğu bu acılar coğrafyasında yaratılan eserler de bunun dışavurumu olmalıdır bence. İzmir’de Atlantis sirkinde bir penguen doğum yapıyor ve yavruları çöpe atılıp kanlı kanlı sirke sokuluyor. Karabağlar’da bir Travesti erkek egemen toplumunca katlediliyor. İşte bunlar benim eserlerimin konuları. Roboskî Katliamında, Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol katledildiğinde yine sokaktaydım. Sanatıma bu meseleleri katarak dışa vurdum hep. Sosyal medyanın aksine insanları bu durumlarla baş başa bırakmak istedim.

Bir pantomim ve kukla sanatçısı olarak neden sahneleri değil de sokakları tercih ettiniz?

Sahneler üstün insanın, üstün mecralarıdır. Bir iktidar alanıdır. Her şeyden ve herkesten yukarda kılar seni. Ve sahne, sanatın da katkısıyla sınıflara ayırır toplumu. Sanatçılar, sanatseverler ve sanattan anlamayan insanlarla doludur orası. Mahalle bakkalı, karpuzcu ya da kağıt toplayıcı gelemez öyle yerlere. Çünkü o sahnenin karşısında sanatsever dediğimiz seçkin bir kitle vardır. Sokak ise bambaşka bir alandır. En önemlisi de sanatını icra ederken karşında banka müdürü ile gevrek satan çocuğu yan yana görebilirsin.

‘SESSİZ SANATA GÜRÜLTÜ CEZASI’

2012 yılında İzmir’in Karşıyaka Çarşısında yaptığınız pantomim gösteriniz sonucu gürültü kirliliğine neden olduğunuz gerekçesiyle para cezası almıştınız. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu olaydan sonra benzer bir para cezasıyla ya da polis-zabıta şiddetiyle karşılaştınız mı?
O meselenin trajik bir boyutu var. Lakin öncesinde de sonrasında da aldığım cezalar 1112 TL’yi buldu. Defalarca karakolluk oldum. Kabahatler Kanunu kapsamınca yargılandım hep. Çevre kirliliği, gürültü ve yer işgali cezaları yiyorum durmadan. Az önce sokağın hem bir zemin oluşundan bahsediyordum; fakat aynı zamanda sokağın hiçte özgür bir alan olmadığını vurgulamak istiyorum. Evet sokağa girerken adliye koridoruna girmiş gibi hissediyorum kendimi. MOBESE kameralarıyla ,zabıtasıyla, polisiyle...

Sokak sanatçıları olarak herhangi bir şiddet ya da taciz durumunda, bir araya gelerek eylemlilik gösteriyor musunuz? Yoksa daha çok anlık tepkiler ile mi sınırlı kalınıyor?
Bu soruya karşılık olarak, sokağın aynı zamanda bir iktidar alanı olduğunu da söyleyebilirim. Şöyle ki performans yaparken önüme iki tane canlı heykel koyabiliyorlar. “Burası bizim alanımız. Defol git buradan”ın sanatsal izah biçimi olsa gerek bu. “Ben hep burada müzik yapıyorum başka yere git” diyenle de karşılaştım. Nasıl hep birlikte oluşturduğumuz bir eylemlilikten bahsedebilirim ki?...

Peki halk tarafından sahipleniyor musunuz? Aldığınız olumlu ya da olumsuz tepkilerden bahsedebilir  misiniz biraz?
Sanatım genellikle iktidar karşıtı, anti-militarist, özgürlükçü çerçevede şekilleniyor. Bu da sokakta sanat yapanlar için hiç olumlu bir çerçeve değil. İnanmayacaksınız ama esas duruşa geçemeyen, bayrak çekemeyen, marş okuyamayan bir çocuğu oynadığımda birkaç kez ihbar ettiler beni, sokakta sanat yaptığını iddia eden birileri. Ancak bir yandan vicdanlarına kürek çektiğimde olumlu tepkiler alıyorum. Mesela bir keresinde zabıta müdahalesine polis eklemlenmişti. Kimliğimi göstermeyince soluğu karakolda almıştım. İçeride ifade vermeye zorlanırken beni izleyen halk karakolun önüne kadar gelmiş, birbirlerinin telefonlarını almış ve ertesi akşam basın açıklaması yapmıştı. Hem de hiçbir örgüte partiye derneğe bağlı olmadan.

Pantomim sanatçısı ve kukla sanatçısı olarak sadece İzmir ile sınırlı kalmıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla. Başka şehirlerin sokaklarında da sanatınızı icra etmenizin nedenleri nelerdir?
Yarattığım “Cemal” isimli bir karakterim var. Kendisi ipli kukladır. Onunla birlikte gerçekleştirdiğim oyunlar da var. Yani hem pantomim hem kukla oyunlarımı Türkiye’nin her bölgesine giderek sokaklarda sahneledim. Oyunlarımı bu kadar yaymak istememin nedenlerinden biri de gittiğim yerlerin kültürlerini, yaşayış biçimlerini, acılarını öğrenerek bunları kendime ve oyunlarıma katmak. Yaratılarımı onlarla paylaşıp ardından eleştirilerini ve onlarda bıraktığı duyguları duyumsamak. Böylece kendimi yıkıp hücrelerimi örüp yeniden oluyorum.

TÜRKİYE’DE PANTOMİM TARİHİ

TÜRKİYE’de pantomimin evrilme süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz?
1955-56 yılları arasında Michael Marceau’nun da öğrencisi olan Theo Lesoualche isimli mimcinin Türkiye’ye gelip oyunlarını sahnelemesiyle aslında kendisi pantomim üzerine bir ilki yaşatmış oldu bu coğrafyaya. Onu izleyerek etkilenen Oğuz Aral’lar, Ergin Kolbek’ler Theo’nun da açtığı atölyelerden edindikleriyle bu sanatı kendince daha da genişletip yaygınlaştırdılar. Ergin Kolbek 1959 yılında Oktay Anılanmert, Altan Candan, Tülin Kalyoncu ve Metin Talayman’la birlikte Güzel Sanatlar Akademisi Pantomim Grubu’nu kurdu. Böylece pantomim sanatı Türkiye’de eğitsel bir boyut kazandı.1970’lerde TRT haber bülteninden hemen sonra 10 dakikalık bir gösteri şeklinde de halkla buluştu diyebiliriz.

Yarın: Simurg

İLGİLİ HABERLER

02 Ağustos 2014 06:00
Gösteri sanatının en bilinen dallarından biri olan pantomim ya da mim sanatı, sinemanın Şarlosu Charlie Chaplin ve Laural & Hardy ikilisinden aşina olduğumuz bir sanat aslında.

DİĞER HABERLER