20 Ekim 2013 15:40

Türkiye tarihi bizim peşimizden geldi

Kapısından giriyoruz, kaynak sesleri, inşaat gürültüleri... Arada bir saksofon melodisi yükseliyor, hepsi bir birine karışıyor. Merdivenlerden sahneye doğru inerken matkap, boya işlerinin sürdüğünü görüyoruz. Öte taraftan akşam 20.30 Hamlet seansı için sahne hazırlanıyor, prova başlayacak biz söyleştikten sonra. Mimarından yönetmenine oyuncusundan ışıkçısına herkes çok heyecanlı, gözler parlıyor tam anlamıyla. İşte tam burası Moda Sahnesi.

Türkiye tarihi bizim peşimizden geldi

Fotoğraf: Emrah Yorulmaz/AA

Paylaş

Ayşen Güven

Kapısından giriyoruz, kaynak sesleri, inşaat gürültüleri... Arada bir saksofon melodisi yükseliyor, hepsi bir birine karışıyor. Merdivenlerden sahneye doğru inerken matkap, boya işlerinin sürdüğünü görüyoruz. Öte taraftan akşam 20.30 Hamlet seansı için sahne hazırlanıyor, prova başlayacak biz söyleştikten sonra. Mimarından yönetmenine oyuncusundan ışıkçısına herkes çok heyecanlı, gözler parlıyor tam anlamıyla. İşte tam burası Moda Sahnesi. 15 Ocak 2013’ten beri ekip, Timur Acar’ın ifadesiyle bu inşaatta, Onur Ünsal’ın dediğine göreyse bir yıl önce girdikleri mağaradan çıkmanın zamanı geldi.
Bir klasikle “Hamlet”le siftah yapan sahne oyun saati yaklaştığında sihirli bir değnek dokunmuş gibi pırıl pırıl. Seyircilerini bekliyor ve sahnede Hamlet (Onur Ünsal) evrensel sözlerinden biriyle karşılıyor bizi; “İktidar adetlerine uymaktansa onları bozmak daha hayırlıdır”.
Bu bozmalara bir çentik daha attığımız Moda Sahnesi’ni, repertuarlarını, eski bir sinemanın adeta küllerinden yeniden doğuşunu, çeviri metinleri, insanlığın açmazlarını, iktidarları Onur Ünsal, Kemal Aydoğan, Timur Acar ve İnan Ulaş Torun’la konuştuk. İnşaat gürültülerinin kulağa hiç bu kadar güzel gelmediği Moda Sahnesi’ne hoş geldin diyelim mi birlikte? Karşının yeni kültür-sanat adresine rotanıza çevirirken sohbetimiz dileriz ilham olsun...

Eskiden beri Kadıköylülerin bir kültür-sanat mekanı olarak ayağının alışık olduğu bir yer burası. Peki Moda Sahnesi’nin yolculuğu nasıl geçti?
Kemal Aydoğan ( Tiyatro Yönetmeni): Onur (Ünsal) çok güzel anlatıyor bunu.

Onur Ünsal (Oyuncu): Evet aslında burası eski bir sinemaymış. Kadıköy’de önce Kafkas Sineması sonra da Moda Sineması olarak bilinen çok eski, tarihi bir sinema aslında burası. Daha önceleri tiyatro salonu olarak da kullanılmış. Biz de 8-9 kadar ay önce burayı kiraladık ve içini yaptırmaya başladık.

Nasıl bir yerken nasıl bir yer haline getirdiniz burayı?
O.Ü.: İçerisi bambaşkaydı. Çok daha yüksek tavandı, eski sinema koltukları vardı vs.. Her tarafını olduğu gibi yıktık. Yaklaşık 8-9 ay inşaatımız sürdü. 3 tane salonumuz var şu anda. Onlardan bir tanesini sinema salonu olarak bıraktık. Bir cep sineması gibi, ortalama 60 kişilik olacak. Bir stüdyo salonumuz var sinema salonumuz kadar. Bir de bu büyük tiyatro salonumuz mevcut. Burası tahminen 250-280 kadar seyirci alabiliyor. Aynı zamanda bu tribünleri ittiğimizde 500-600 kişilik bir konser salonu olabiliyor. Yukarda bir kafemiz var, aşağıda da. Tuvalet bile yaptık (Gülüyor). Yani bu 9 ayda bütün inşaatı bitirdik, “Hamlet”, “Bütün Çılgınlar Sever Beni” ve “Palyaçolar Okulu” çocuk oyunumuzu çıkarttık. Velhasıl 9 ayda gerçekten bir sürü şey doğurduk. (Gülüyor)

Timur Acar (Oyuncu): Son dönemlerde aslında sanatla da alakamız kalmadı. Biz dokuz aydır bildiğiniz inşaattayız (Gülüyor).

O.Ü.: Benim ağabeyim geldi şehir dışından. “Ne yapayım? İstanbul’da sanat etkinliği ne var?” dedi, kitlendim. Her Allahın günü, sabah-akşam buradaydık. Uyumaya eve gittik ve tekrar geldik. Ben yaklaşık son bir sene için söyleyebilirim ki; kayıp, mağaradaydık sanki. Mağaradan çıkacağız kısmetse bu sene.

ŞÖHRETLE DEĞİL BİR YERLERİMİZ TERLEYEREK TİYATRO YAPIYORUZ

Ekibin büyük bir bölümünün epey “tanınır” olması hayatı kolaylaştırıyor mu, seyirci getiriyor mu?
O.Ü.: Valla sadece ilk seyirci geliyor. Sonrası daha çok oyunun iyi olmasının fısıltısıyla oluyor.

K.A.: Bir dert adına o “popülerlik” de kullanılabilir bence. Ama o oyun o dert değil de “popülarite” pazarlanıyor ve satılıyorsa o zaman tiyatro da gerçekleşmiyor. O çok ayıp bir şey yani.

İnan Ulaş Torun (Oyuncu): Vardır ya kuşe kağıdına A4 afişler; hatırlarsınız, İstiklal’de falan... Üç ünlü yüz yan yana, bornozla.  

K.A.: Bizim kendi buluşmamızla da ilgili ‘ün’ün sahnemizdeki yeri. Biz çok genç yaşlarda tanıştık ve çok uzun zamandır birlikte tiyatro yapıyoruz. Her birimizin kendi oyunculuk serüvenlerinde, yolculuklarında karşılaştıkları bir şeydi “ün”. Ama buradaki tiyatro yapma serüvenimiz bir “ün/şöhret” üzerine kurulu değil. Hepimiz sahiden bir yerlerimiz terleyerek tiyatro yapmaya çalışıyoruz.


SEYİRCİYLE DÜNYAYA DAİR DERTLEŞECEĞİZ

Kolektif bir davranışla çıkmış bu mekan, herhalde yaşaması içinde seyircinin de katılması beklenen bir süreç başladı artık?
İ.U.T.: Tabi ki dayanışma bu tarz mekanlar için ihtiyaç. Nihayetinde bu salon da bir dayanışmanın sonucu. Buranın kurucusu 12 kişi ve etrafımızdaki bir sürü insanın elinden çıktı. Arabesk bir yanıyla “dayanışsınlar bizimle” demiyoruz. Çıkardığımız oyunlar gayet iyi, çok da şık bir salon yaptık. Ortaya çıkan güzel işlerimizi de zaten gelip görecekler ve salonlarımız dolup taşacaktır diye ümit ediyoruz. Bizim için şu an en büyük destekse mekanımızın bilinmesi, duyulması ve duyurulması olacak. Yaptığımız işlerle burayı var etmeye devam etmeyi planlıyoruz.

Peki bağımsız sahneler, alternatif mekanlar giderek artıyor. Ancak alternatif tiyatronun yeri Beyoğlu gibi oldu bugüne kadar. Bu anlamda Kadıköy’de Emek Sahnesi’nden sonra dikkat çeken bir mekansınız, iddianız nedir?
K.A.: Bu konuyu da en güzel Timur (Acar) açıklıyor (Gülüyor).

T.A.: Haklısınız bu tarz mekanların adresi hep Beyoğlu oldu. Anadolu Yakası içinde böyle yerler büyük gereksinim aslında. Biz de başından beri onu düşünerek,  “Nasıl bir şey yaparız? Yapmalıyız?” diye kafa yorduk. Çünkü artık sanata, tiyatroya bakış açısı dünyada değişiyor. Biz de artık birazcık yeni işlere kapı açmalıyız diyoruz. Salon ve sahne tasarımlarında da, tiyatromuzda da peşine düştüğümüz tam olarak bu. Ve alternatif salonlardan birini de Anadolu Yakası’na kazandırmış olduk sanıyoruz. Bu açıdan da çok keyifli bir serüven bekliyor bizi. Çünkü sadece tiyatro değil; burada resim sergileri, heykel belki, insanlarla yapacağımız atölye çalışmaları, çeşitli workshoplar; sinema salonumuzda değişik işler olacak gerçekten. Onu Kemal (Aydoğan) Bey çok iyi anlatıyor (Gülünüyor). Ve değişik sanat dallarıyla ilişkiye girme imkanı burada öncelikle bizim için çok iyi olacak.

Tiyatro anlayışı açısından iddiası, mevcut olanın üzerine ekleyeceği ne olacak ekibinizin?

O.Ü., T.A., İ.A.: En zoru da sana kaldı.

K.A.: Bunu söylemek sahiden çok zor. Kendi bildiğimiz gibi tiyatro yapacağız. Daha önce de buna dair örnekler sunmuştuk ve aynı yolda devam edeceğiz. Bizim işimiz iyi oyunlar yapmak, niteliğin peşine düşmek.

Menüsünde neler var Moda Sahnesi’nin ?
K.A.: Hamlet ile yaptık açılışı. Ve oyunumuz Moda Sahnesi’nin repertuar anlayışına dair iyi bir örnekti. Seyirciye demek istiyoruz ki; bir kanalımız “Hamlet”ten gidecek repertuarda. Bir kanalımız “Bütün Çılgınlar Sever Beni” gibi modern ama sözü olan bir oyundan gidecek, bir kanalımız çocuk tiyatrosu olacak. Böyle bir tiyatro dünyamız var. Aslında bunu örneklemek için yola çıktık. Bunların hepsi de dertleri olan, sözleri olan, seyirciyle bu dünyaya dair bir derdi paylaşmak üzere, dertleşmek üzere seçtiğimiz oyunlar. Sonra Türkiye’deki tarih bizi haklı çıkardı, aslında peşimizden geldi. Gezi Direnişi bize bunu gösterdi. Sağ olsunlar, tüm Türkiye’ye teşekkür ediyoruz.


BELKİ İNANILMAZ DEĞİL AMA OYNANABİLİR BİR HAMLET ÇEVİRİSİ

Sıcak sıcak Hamlet’i mi konuşsak? Onur Ünsal’a dönüyoruz sanırım.
K.A.: Yok bunu ben yanıtlamak istiyorum (Gülünüyor).

Çeviri metinler hep tartışılır ya; “olmuş-olmamış”, “çeviri şöyle olsa daha iyi olurmuş”, “çeviri çok önemli tiyatroda” vs.

O.Ü: Yıllarımızı verdik. (Gülüyor)

Siz nasıl bir çeviriyle yorumladınız Hamlet’i?

O.Ü: İlk önce anlaşılır bir “Hamlet” yapmak istedik. En önemli noktası buydu. Çevirilerin hiçbirinin kötü ya da eksik olmasıyla ilgili değil, hepsi kütür kütür çeviriler aslında. Fakat Shakespeare o kadar çok şey barındırıyor ki metinlerinde; şiiriyle, diliyle, anlattığı şey, kafiyesi, uyağı... Yani sanki çevirmek imkansız. İmkansıza yaklaştıkça siz, oynamanız zorlaşıyor; anlatamıyorsunuz, söyleyemiyorsunuz. Anlattığınız şey o kadar kolay ulaşmıyor, okurken bile o kadar kolay ulaşmıyor. Dolayısıyla sahnelenmesi için birazcık daha açık, net daha bize ait bizim anlayabileceğimiz kelimelerle, cümlelerle çeviriyor olmak gerekiyordu. Biz biraz buna yaklaşmaya çalıştık. Oynarken de bunu yapmaya çalışıyoruz. Yani o klasik olan nedir? Onunla ilgili bir fikrimiz yok bizim. Gerçekten nasıl bir şey, yaşamadık sonuçta o dönemde. Bu yüzden oraya da yönelmedik zaten. Biz ne anladıysak, bugüne ne anlatıyorsa açıkça onu yazmak, çevirmek istedik.

Bugüne yaklaşalım derken orijininden uzaklaşmış olabilir misiniz?

O.Ü.: Hayır, bu durum ondan çok uzaklaştık anlamına gelmiyor. Daha çok biraz zorlandık doğrusu bunları yaparken. Çeviri süresi iki ayı geçti ve bazı günler bir cümleyi çeviremediğimiz oldu. Hâlâ da üstüne düşündüğümüz bir çok şey var. Dolayısıyla çok iddialı, inanılmaz bir çeviri yaptık demiyoruz ama oynanabilir bir çeviri yaptığımızı düşünüyoruz. Oynamaya başladığımızdan beri aldığımız cevaplar öyle. Herkes bir nebze olsun Hamlet’i anlayabildiğini söylüyor ki, galiba çevirinin esas amacı da buydu.


GEZİ EYLEMLERİYLE PARALELLİĞİNİ BİZİM DE AKLIMIZ ALMADI

Klasik bir çok eser için “sahlemesi zor” yorumlarıyla birlikte “aynen bizi anlatıyor”, “adam ta o zamanda yazmış” falan denir ya sahiden Shaekspear’in Hamlet’te anlattığı bizim hikayemiz mi?
O.Ü.: Aslında her yere benziyor. Çok bizden hatta aşırı bizden. İyice irdelediğiniz zaman Shakespeare’in yazdığı, söylediği şeyleri seni sana söylüyor gibi bir şey çıkıyor ortaya. Çok efsane bir adam. Mesela bizim bu yaz yaşadığımız birçok şey; eylemler, protestolarla ilgili tonla şeyi söylüyor örneğin Hamlet’te. Bir yöntemi, bir fikri, bir aklı, bir delirmeyi çok tuhaf bir biçimde öneriyor oyunda. Cidden çok çarpıcı. Biz çeviriyi yaparken aynı anda Gezi eylemleri gelişti ve aklımızın almadığı yerler oldu. Birebir benzerlik gösteren çok yer oldu.

K.A.: Shakespeare belirli bir zamanın ve dönemin belirleyemediği, kıskacına alamadığı bir yazar. Onun için de hakikaten her topluma, her sınıfa, her zamana diyecek çok fazla sözü var. Bu dünya böyle dönmeye devam ettiği, şu verili düzen sürdüğü müddetçe de Shakespeare aynı paradigmanın içindedir. Yani hep bizi anlatacak. Sonuçta aynı iktidar kafası, aynı hırs, aynı para, aynı öç, her şey aynı.. bir şey değişmiyor. Zaten o zihniyet dünyası devam ettiği için de
Shakespeare onu fark eden biri olarak bize sürekli iyi geliyor. İnsan galiba o anlamda zor ilerleyen bir yaratık. On bin yıllık bir geçmişi var tarihin ve gerçekten evren zamanda ufacık bir ilerlemeden söz edebiliriz ancak. Shakespeare dileriz bir gün geçersiz olur ve insanlar  “O zamanlar ne kadar salaklarmış. Birbirlerini kesip, doğramışlar. Ne kötü bir zaman dilimiymiş” desinler, diyelim.

EVRİMİMİZİ TAMAMLAMAK SADECE TÜYLERİMİZİ DÖKMEKSE, DÖKTÜK

İ.U.T.: Evrimimizi tamamlamaktan kastımız sadece tüylerimizi dökmekse maymundan, tüylerimizi döktük. Ama gördüğünüz gibi her yerimizdeki tüylerimizi dökemedik. Mesela İranlı bir yönetmen güzel bir film yapıyor, 15 ülkede insanlar aynı sahnede ağlayabiliyorlar. Demek ki insanlar her şeyleriyle ayrı kültürlerden, farklı olmalarına rağmen bir dertler, duygular bir o kadar da aynı. Belki ifade ediş biçimleri farklı o kadar.

K.A.: İnsanlık açısından bazı şeyler biçim olarak da hiç değişmiyor; altı milyar aynı biçimde çoğalıyor, sevişiyor.

FOTOĞRAFLAR: Erdost Yıldırım

ÖNCEKİ HABER

Avarenin duvarı

SONRAKİ HABER

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Aybet: Gazetecilikten mahkum olan yok

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa