Sanat ve zanaat hocamız Özakman

Sanat ve zanaat hocamız Özakman

Bu yazıyı yazmaktan hep korkuyordum. Elbette ki ilk başta, bizim için hep “Turgut Hoca” kalacak olan Turgut Özakman’ın ölüm haberini almaktan. Ama hemen sonra, onun “hakkını vermeyi” başaramamaktan. Bir şeyin “hakkını vermek” çok güç bir iş. Onu yere göğe sığdıramayarak, onu yerin dibine sokar

Barış Yıldırım

BİR YAZI USTASI

Turgut Hoca öncelikle bir yazı hocasıydı ve yazıda esini önemserdi. Yeri gelir eski Türk sanatına, yeri gelir Gustav Klimt’in resimlerine dalarak (bir yabancı başkentten bir Klimt kartpostal serisi almıştım onun için, yıllar sonra da olsa verebildim neyse ki) güzel olan ve sanat üzerine düşünürdü. Ama yaratım işinin sanat kısmı kadar önemsediği bir başka yanı vardı: Zanaat. Bunda çok demokratik bir yan var. Dehanın sanat için ne gerek ne de yeter şart olduğunu, yeterince çalışan ve emek koyan herkesin sanat üretebileceğini (ama tersinin mümkün olmadığını) birkaç kuşak senaryo ve oyun yazarına gösterdi. Ben de onunla ilk, tiyatronun o kadar da sıkıcı bir sanat olmaması gerektiğini düşünürken elime geçirdiğim Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği kitabıyla tanıştım. İlk yüz yüze karşılaşmamız, Dil Tarih’in Tiyatro Bölümünün giriş mülakatında oldu. Oldukça provokatif, belki de incitici bir soru çarptı suratıma. İncinmemeyi tercih ettim. Mavi gözlerinde, hiç de mavi gözlerden bekleyebileceğimiz o acımasızlık yoktu, tersine “dostluk” vardı . Derslerimize girdiği iki yıl boyunca ve sonrasında aralıklarla, o dostluğu yaşadım, yaşadık.

HOCA’YI ÇILGIN TÜRKLER’(L)E MAHKUM ETMEMEK

Şu Çılgın Türkler yoktu henüz. Hoca’yı tanıyan tanıyordu. Özellikle Romantika ve Korkma İnsancık Korkma romanları mütevazı bir hayran kitlesi yaratmıştı, Türkiye tiyatro edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi birkaç kaleminden biriydi, o ise TRT’nin Kurtuluş dizisi için topladığı muazzam malzemeyi o romana dökmekle meşguldü, ama ücreti gidiş-geliş taksi paralarını bile karşılamayacak derslerinin bir tekini kaçırmadan. Onu bugün yalnızca Çılgın Türkler ve sonrasıyla hatırlamak üç şeye haksızlıktır: Turgut Özakman’a, onun edebiyatına ve Türkçe edebiyata. Ama elbette, antiemperyalist kurtuluş savaşındaki bir tek etnik grubu vurgulayarak ben dahil çok öğrencisini siyaseten kırmışsa da (siyaseten kırılmak diye bir kategori olabilir mi, emin değilim), o kitaplar da ona aittir. Kurtuluş dizisi için başladığı ve giderek dallanıp budaklanan titiz ve olgucu tarih araştırmaları onun “tarihçi” kimliğini giderek daha fazla vurgulamasını getirdi. Çılgın Türkler o dönem kendilerini bir siyasi özne olarak yenice kuran ulusalcılar tarafından coşkuyla sahiplenince, birçoklarını küçümsediğine bizzat tanık olduğum bu kesimlerin simge ismi haline geldi. Oysa ne simgeleşmek istiyordu ne çok satan olmak. Emperyalistlerin sömürgesi olduğu aşikar bir ülkede, sömürgeciliğe karşı,kendi kuşağının neredeyse yegane paradigmasıyla, Mustafa Kemal’in düşünceleriyle durmaya çalışıyordu. Ama benim kişisel izlenimim odur ki, o düşüncenin savunucusu gibi görünen kurumlardan, mesela kitaplarını balya balya ısmarlayan ordudan hiç de umut var değildi. Yine de “Bir tek o kaldı elimizde” diye düşünüyordu. Yanılıyordu. Ama samimiyetle yanılıyordu. “Samimiyetsiz haklı”larla dolu bir dünyada, ne kadar onurlu bir konum.

BİZ KÜRT GENÇLERİ

Onunla en son, Cumhuriyet kitabına düştüğü bir dipnotta gerçeklerin hakkını vermek için davet ettiği evinde karşılaştım. Dersim Katliamı’yla ilgili çeyrek sayfalık bir dipnottu bu ve bir Dersimli olarak görüşlerimi soruyordu. Söyledim. Dipnotun yer aldığı sayfayı sonra bir kitapçıda bulup okudum. Derslerimizde onlarca kez olduğu gibi, yine anlaşamamıştık, görüşlerim oraya pek yansımamıştı. Bu küçük ve özel sohbeti kamusallaştırıyorum, çünkü benim için bu, Hocam’ın bir metaforudur: Kendi görüşlerine ne kadar gönülden bağlı olursa olsun,başka, hatta “hasım” görüşlere nesnelce yaklaşma çabası. Siz Türk gençleri” diye başlamıştı bir dersine. Ben, “Hocam, ben dahil değilim herhalde, çünkü Kürt genciyim...” diye sözünü kesmiştim. Sadece yarı yarıya Kürdüm, ama sinirime dokunmuştu. Gülümsedi, “Tamam, öyle olsun” deyip devam etti. Başka bir gün, İsmail Beşikçi’den bahsediyorduk: “Okusalar görecekler,” diyordu, “Adam bilimsel bir araştırma yapıyor ve vardığı sonuçları yazıyor. Karşı çıkabilirsin. Ama hapse atmak ne kadar aptalca.” Bizi kahkahaya boğan Zeki-Metin’in Deliler’inin yazarıdır o. Türkiye tiyatrosunun en önemli oyunlarının yazarıdır, ki hangisini buraya yazsak diğerleri gücenir, ama usta kalemi tiyatro tarihinin neredeyse bütün doruk üsluplarına uğramıştır. Onlarca senaryonun yazarıdır, bir kısmını yapımcıların kapıyı üstüne kilitlediği boğaz gören otel odalarında birkaç günde yazmıştır. İnsanın için ısıtan iki büyük romanın yazarıdır, “çılgın”lık meraklılarının bir “çılgın”lık yapıp onu da okumaları şiddetle tavsiye olunur. Dünya dillerinin hepsinde yazılmış en derli toplu dramatik yazım zanaatı kitaplarından birinin yazarıdır, ki çok ayrıntılı özetlerini Prometeatroadını verdiğimiz sitede yayımladığımız zaman iznini istediğimde bir an bile düşünmedi. Ve evet, Çanakkale’lerin, Cumhuriyet’lerin, Türkler’in yazarıdır ki sanırım kendisi de en edebi eserlerinin bunlar olmadığını kabul ederdi. Çok sevdiği Moskova Önlerinde romanında bir sahne vardır. Momiş Uli, anılarını yazmak isteyen yazara “Anlaşalım,” der. “Siz gerçeği yazmak zorundasınız. Kitap bitince bana getireceksiniz. Ben birinci bölümü okuyacağım. Kötüyse kötü olmuş diyeceğim. Masaya sol elinizi koyun. Rap! Sol eliniz kopacak. İkinci kısmı okuyacağım. Kötü olmuş! Sağ elinizi masaya koyun. Rap! Sağ eliniz kopacak. Razı mısınız?” Turgut Hoca da bu soruya “Razıyım” yanıtını verirdi. Dürüst ve iyi bir yazardı. Bu her zaman doğru yazdığı anlamına gelmez, ama hangimiz hep doğruyu yazabiliyoruz ki? Evinin hizasından geçerken hep ziyaretine gitmek istiyor, ama onmaz çalışkanlığıyla nasılsa bir işin başında olacağını düşünüp vazgeçiyordum (kitap surlarıyla dolu masasındaki fotoğraflarının hiçbiri mizansen değildir). Nasılsa Hoca görmek istediğinde beni arardı. Evet, keşke... (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net