29 Ocak 2020 03:26

Hürriyet'te işten çıkarılan Mesude Erşan: O köşeler kimseye kalmayacak

Hürriyet gazetesinde 25 Ekim'de işten çıkarılan ve hala tazminatı verilmeyen Mesude Erşan'la Hürriyet'i, sendikanın etkilerini ve dayanışmayı konuştuk.

Paylaş

Çiğdem YAMAN
Gözde TÜZER

İstanbul

İsimleri “45’likler” olarak kaldı. Evlerine gelen bir tebligatla işten çıkarıldıklarını öğrendiler. Kimi yurt dışındaydı, kimi şehir dışında röportajda. Kimi masa başında bilgisayarında çalışıyorken, bir anda bilgisayarı kapandı…Hiç kimsenin, öyle ki genel yayın yönetmeninin bile haberi yoktu işten çıkarılmalardan. Hürriyet’te sendikalı oldukları için işten çıkarılan 45 gazeteciden bahsediyorum. Haberimiz sayfaya girerken hâlâ verilmemişti tazminatları.

1991’de Hürriyet’te çalışmaya başlayan, neredeyse Hürriyet’te büyüyen, muhabirlikten haber araştırma müdürlüğüne kadar pek çok bölümde görev yapan Mesude Erşan’la konuştuk.

Simavi, Doğan ve Demirören karşılaştırması yaptık, bugünkü Hürriyet’i, dayanışmayı ve elbette sendikanın etkilerini değerlendirdik.

Erşan işten çıkarılma haberini Ankara’da gazete için gittiği bir röportaj sonrası öğrenmiş. Elinde hâlâ bir adet çözülmemiş röportaj var. Hürriyet’te sendikalı oldukları için işten çıkarıldıklarına emin. İşten çıkarılanların özel bir tercihle işten çıkarıldığını ve sendikanın o dönem nasıl bir heyecan yarattığını anlatıyor.

Peki ya baskılar? “Doğan döneminde olmuştur mutlaka ama ben yaşamadım” diyor Erşan. Demirören döneminde ise Sağlık Bakanlığını görüş almak için aramış ancak henüz masasına haberi yapmaya gitmeden engellenmiş.

Siz 1991’de Hürriyet’e girdiniz, Hürriyet’teki ilk işe başlama süreciniz nasıl oldu?

O dönemki sahibi Erol Simavi’nin kendi adını taşıyan Hürriyet Vakfı bünyesinde bir özel iletişim merkezi vardı. Orada her yıl sınavlarla 4 dönem boyunca öğrenciler alındı. O ikinci dönem öğrencilerinden biriyim ben. 1991 yılının haziran ayında stajyer olarak başladım. ’95 kasımda istihbarat muhabiri oldum. Sağlık muhabirliği devam etti. Ve geçen yıl haber araştırma müdürlüğüne atandım.

Nasıl öğrendiniz işten çıkarıldığınızı? Kimi şehir dışında, kimisi yurt dışında, kimi masa başında…

Bir gün önce çıkarmalar başlamıştı. İşten çıkardıkları insanların bütün her şeyini bloke ediyorlar. Masasında çalışanların bilgisayarları kapanıyor. Düşünsenize bir gün önce gazete yaptırdığı insanları bir anda istenmeyen, tehlikeli ve kendi arşivlerini bile toparlayamayacak bir şekilde bloke ediyor. Korkunç bir şey aslında.

Sabah Ankara’ya röportaja gittim. Röportaj sonrası baktım ‘Bir bakayım arayan soran var mı’ diye. Oo çağrı üstüne çağrı eşimden, kızımdan. Zaten anladım… Hâlâ da elimde kayıtlı bir röportaj var. Fotoğraflar vs.ler çekildi.

"BİZ ÖRGÜTSÜZLÜĞÜ DEVRALMIŞTIK"

Sizin ilk sizin sendikalaşma süreciniz nasıl başladı?

Demirören Grupu satın alır almaz başladı. Birbirimizi motive ettik, bir heyecan oluştu. Öyle ki, sendika bile şaşırmıştı. Çok farklı departmanlardan çok farklı insan gruplarına, çok farklı görüşten insanlar; birbirlerinin heyecanlarını besleyerek, uyandırarak, tetikleyerek sendikalı oldu.

Çok uzun zamandır basın sendikasız biliyorsunuz. Hürriyet’i, Aydın Doğan satın aldığı zaman (O dönem ben Akşam’daydım) noter gelmiş gazeteye. Noter kanalıyla oradaki insanları, departman yöneticileri birer birer ikna ederek hatta biraz rüşvetler vererek çıkarılmış sendika. Yöneticiler çalışanlarını buna zorladılar. İkna değil bakın, zorlandı çalışanlar o dönem. Sendikadan vazgeçirmek için tehdit edildiler.

Biz genç gazeteciler sendikasız bir ortama gözümüzü açtık. Ben Hürriyet’e 95 kasımda döndüğümde operasyon bitmiş, her şey temizlenmişti. Sendika vs. kalmamıştı. Kötü bir miras bırakıldı genç gazetecilere. Biz örgütsüzlüğü devraldık.

En büyük motivasyon neydi o gün sendikalı olmada?

Demirören Grubuna olan güvensizlikti. Bu net. Bu güvensizliği nasıl aşacaksın? Örgütlülükle. Nerede buluşulacak? Bu tür hakların savunulacağı yer neresi? Sendika. Cemiyet de tabii çok önemli. Cemiyete de bu süreç içerisinde çok üye aldık.

‘BU TAMAMEN BİR KAN DAVASI’

Ne kadar oldu tazminatlar verilmeyeli?

İki buçuk ay. Hâlâ verilmedi. Ve iş mahkemeye gitti. İşin garibi şu, bizden sonra emekli olanlarınki verildi. Veya yeni insanlar alınıyor, yeni imzalar görüyoruz. Ahmet Hakan her çarşamba tanıtıyor. Onlara verecek paraları var. Bu tamamen bir kan davası. Tek sebebi var sendikalı olmamız. Bunun başka izahı yok.

Babama güvendiğim kadar Hürriyet’te biriken tazminatıma güvendim ben. Çünkü, karı koca gazeteciyiz, bizim henüz evimiz yok, hâlâ kirada oturuyoruz. Benim hep hayalim vardı. Ben oradan alacağım parayla bir ev sahibi olacağım.

20-30 yılını Hürriyet’e vermiş kişileri gönderdiler. Bunun özel bir tercih olduğunu düşünüyor musun?

Seçilen isimlere bakınca iki yazı işleri müdürü var. Gündem sayfalarının editörleri iki kişi. Gündemi hazırlayan üç kişiden bir kişiyi bırakmışlar iki kişiyi çıkarmışlar. Ön sayfaları hazırlayan iki kişiden birini çıkarmışlar. Yani işi tamamen durdurmuyor, öldürmeyecek kadar. Bu aynı zamanda bilinçli bir tercihi de gösteriyor.

Bu aynı zamanda göz dağı. Demirören Grupuna baktığımız zaman, medya sektöründeki en büyük aktör. Milliyet, CNN, Kanal D, radyolar, televizyonlar, dergiler… Bize diyorlar ki ‘Ama bütün sendikalıları çıkarmadı.’ Evet tabii ki bütün sendikalıları çıkarmayacak çünkü sendika yetki almak üzere. O yetki için gerekli yüzdeyi tutturmasını engellemek için böyle seçimler yaptı. Düşünebiliyor musunuz, bir gazetenin genel yayın yönetmeninin haberi yok. Haber koordinatörünün haberi yok. Yazı işleri müdürlerinin haberleri yok. Hiç kimsenin haberi yok.

Vahap bey ne yaptı?

Birinci gün ilk grup atıldığında Vahap Ağabeyin odasına gittik. Sayı daha çok artınca bunun sendikalılık nedeniyle olduğunu anladık. ‘Benden habersiz nasıl böyle bir şey yapılıyor’ diye hemen istifasını verdi. Düşünebiliyor musunuz? Gazetenizi emanet ediyorsunuz, en tepesindeki adam, genel yayın yönetmeni, haberi yok. Çok garip yani, 45’likler diye kaldık biz. Bu bize örgütlülüğün ne kadar önemli olduğunu öğretti.

"GAZETECİLİK YAPILMAYA ÇALIŞILIYORDU"

Siz şimdi Erol Simavi ile başladınız ve kısa bir ayrılık döneminden sonra Aydın Doğan ile devam ettiniz. Simavi, Doğan ve Demirören karşılaştırması istesem…

Simavi döneminde çok toy ve genç bir gazeteciydim, o tepe yönetimlerde ne olup bittiğini doğrusu çok anlamıyordum.

En uzun zaman çalıştığım dönem Aydın Doğan dönemi oldu. Aydın Doğan döneminde elbette birtakım baskılar vardı. İnkar etmek, gazeteciği inkar etmek demek. Direk muhabire böyle bir şey olmadı ama gazetenin toplamına veya gazetede çıkanlara baktığımız zaman ya da bizim tanıklık ettiklerimiz… Aydın Doğan’ın yazı işlerinde bize yansıyan fırçaları, “Kardeşim bu kadarını da yazmayın” “Bu kadarını da yapmayın” demeleri vs.ler vardı tabii, yaşadık bunları.

Evet birtakım baskılar vardı. Ona da olduğundan eminim çünkü bunun yansımaları gazetede vardı ama yine de gazetecilik yapmaya çalışılıyordu.  Ve gazetecilik de yapılıyordu. Benim o dönemde sağlık haberciliği açısından soracak olursak baskı nedeniyle sayfadan çıkarılmış haberim hiç olmadı. Ya da bir haberim çıktıktan sonra, ya “Niye bunu yazdın, niye böyle yaptın?” dedikleri bir haberim olmadı. Ama Demirören sürecinde oldu.

"BİRİLERİNİ KIZDIRMAYAYIM DİYE HABERCİLİK YAPILIR MI?"

Demirören’den sonra ne gibi engellemeler oldu?

Üniversite tıp fakültesi hastanelerinde malzeme sıkıntıları vardı. Hâlâ devam eden. Mesela o haber sürmanşetten çıktığında bir kıyamet koptu, “Nasıl böyle bir haber verirsiniz” diye.

En son geri dönen işlerimden biri var. Bakanlık 9 aydır yerli ilaç firmalarına hiçbir ödeme yapmıyordu. Ve bunu haber yaptım. Görüşleri toparladım. Bakanlıktan da görüş istedim. Ben daha telefonumu kapatıp masama dönmeden “Mesude dur” mesajı geldi yazı işlerinden. Nereyi aradılarsa, daha masama dönmedim ben. Ve yazamadım.

Sağlık bakanı danışmanının beni veryansın bir şekilde aradığını biliyorum. “Fırça yedim” “Senin Mesude Hanım’la aran mı kötü?”, “Niye Mesude bize bu haberi yazıyor?” diye. Gazeteciyim ben dost olmak zorunda değilim seninle.

Bir gazeteci bunu düşünmeli midir peki?

Tabii ki düşünmemeli. Birilerini kızdırmayayım diye habercilik yapılır mı? Kızar yani birileri de. Haber çünkü o. Biz kamu işi yapıyoruz kamu yararına. Belki de senin bile bilmediğin bir sorun yazıyor gazeteci. Dön, bak. Orada bir sorun varsa onu düzelt.

"AHMET HAKAN BUNU NASIL İÇİNE SİNDİRİYOR?"

Bugün Hürriyet’te kalanlar nasıl gazetecilik yapıyor sizce?

Hürriyet’te kalanlar içinde çok iyi gazeteciler var. Ama işleri zor. Ahmet Hakan “Özgür gazetecilik yapmaya çalışıyoruz, şunu yapmaya çalışıyoruz, bunu yapmaya çalışıyoruz…” diyor. Yaptırmazlar, yapamazsın. Senin gazetende aynı sayfaları paylaştığın, aynı manşetleri paylaştığın, aynı parti ve yılbaşı kutlamalarında eğlendiğin insanlar içinde 40 kişi, sadece ve sadece sendikalı olduğu için işten çıkarıldı. Ahmet Hakan bunu nasıl içine sindiriyor? Hiç mi mesleki dayanışma hissetmiyor? Gazeteci dayanışması hissetmiyor mu? Biz hem işten çıkarıldık hem haklarımız gasbedildi.

Demirören önünde açıklama da yapılmıştı değil mi?

Sendikalılar olarak kapıya gittik. Birkaç arkadaşımız destek için kapıya indiler. Beklediğimden de çok arkadaş indi ama bir yandan da tırnak içinde ‘çok demokrat’ olduğunu söyleyen ya da savunan arkadaşlarımız nerede? Neden hiç destek çıkmıyorlar? “İşimi kaybedeceğim…” İşini kaybetmezsin. Sadece korkaksın.

Demirören ne kadar devam edebilecek? Ya da devam edebilir mi?

Hiç bilemiyorum onu. Bilemiyoruz ki işte satmaya başladı bazı şirketlerini… Emanetçi mi, devam mı eder? Hiç kredi ödemesi yapmadı bildiğim kadarıyla. Habercilik kimsenin derdi değil ki ya da Hürriyet’in ayakta kalması kimin umurunda?

Bugün Hürriyet’e baktığında nasıl görüyorsun? Öncelikle şunu sorayım Hürriyet alıyor musun?

Ben Hürriyet’ten boşanamıyorum bir türlü. İtiraf edeyim ki sabah uyandığımda ilk yaptığım şey Hürriyet’i okumak. Kağıttan değil aplikasyondan okuyorum.

"KEŞKE DAHA ÖNCE SENDİKALI OLSAYDIM"

Siz ne yapıyorsunuz?

Açıkçası gazetecilik yapmak istedim çok. Ama buna imkan bulamayacağım öyle görünüyor. Dolayısıyla başka işlerde, bir yerle anlaşmak üzereyim ama maalesef gazetecilik değil.

Örgütlülük size bir güç getirdi diyebilir miyiz?

Şu dönemde kim vardı ki yanımızda? Sadece sendika vardı. Sendikadan bu kadar korkmaları bile çok şey ifade etmiyor mu sizce? Dolayısıyla pişman değilim. Keşke daha önce sendikalı olsaydım. Kim ne derse desin. Daha geniş bir örgütlü ve daha güçlü bir sendikayı yaratabilseydik hep beraber. Keşke ve keşke.

"O KÖŞELER KİMSEYE KALMAYACAK"

Bir gazeteci için zor şartlar değil mi?

Çok zor. Gerçekten buna direnmek kolay değil. Ama mümkün. Direnebiliriz. O köşeler kimseye kalmayacak arkadaş. Ben muhabirken genel yayın yönetmenine “Bu röportajı yapmayacağım” dediysem, bir köşe yazarı bunu niye söyleyemiyor? Evleri var, yazlıkları var… Deli gibi para kazandılar. Onun bile hakkını ver. Bir kemikli dur, omurgalı ol biraz.

Gençler sendikalı olsun mu?

Kesinlikle olsunlar. Örgütlensinler. Hem sendikalı olsunlar hem örgütlensinler. Cemiyete gelsinler, sendikaya gelsinler. Biz TGS’deyiz başka sendikalar da var. Ama bir yerde bir örgütlülük olmalı. Hakikaten biraz daha cesur olmalıyız. Alanlara çıkmalıyız. Bunu tek başına yapması zor insanların. Ama var, çatılarımız var, çatı örgütlerimiz var. Neden beraber hareket etmiyoruz? Neden 1 Mayıs’ta beraber alanlarda değiliz? O kadar zor değil ya. O kadar kaybetti ki bunu gazeteciler, o kadar bireyselleştiler ki. Güçlü olmak lazım. Evet birey olarak da bir yol biliyorsun vs. ama örgütlü olmak kadar birey tek başına güçlü olabilir mi? Ve de şu süreçte bizim yanımızda kim vardı? Sendika vardı. Cemiyet vardı o kadar.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Köylerdeki depremzedeler: Yardım seferberliği başlamış ancak bize bir şey gelmedi

SONRAKİ HABER

"Ucuz alışveriş için pazara akşam gidin" diyen Diyanet lüks içinde yaşıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...