Arap Coğrafyasında Geçen Hafta: İdlib operasyonu ve ABD

Fotoğraf: AA

Arap Coğrafyasında Geçen Hafta: İdlib operasyonu ve ABD

Arap basınında bu hafta ABD-Türkiye krizi, olası idlib operasyonu ve yaşamını yitiren edebiyatçı Hanna Mina yer aldı.

Arap coğrafyasında geçen haftanın en tartışmalı konusu İdlib’e yönelik yaklaşan operasyondu. Türkiye ve Rusya arasında operasyonla ilgili pazarlıklar sürerken ABD, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un ağzından kimyasal silah kullanılması durumunda müdahale edeceğini belirtmesiyle aslında bu operasyona karşı olduğunu ifade etmiş oldu. Arap dünyasının tanınmış yazarı Abdulbari Atwan ABD’nin bu iddialarını temellendirmek için geçmişte “beyaz kasklılar” yardım örgütünü kullandığını söyledi. Operasyon yaklaşmışken uzun bir süredir meydanda gözükmeyen Heyet Tahrir el-Şam’ın (eski adıyla el Nusra)  lideri Ebu Muhammed el Culani’nin bir video görüntüsüyle yeniden sahneye çıkmasının rastlantı olmadığına dikkat çekti.

TÜRKİYE BATIYA, BATI TÜRKİYE'YE MAHKUM

Ortadoğu medyasında Türkiye uzmanı olarak bilinen Muhammed Nureddin el Halic’te kaleme aldığı makalede Türkiye’nin sahip olduğu ekonomik yapı nedeniyle batıdan, batıyla ilişkilerinden ve batı pazarından vazgeçemeyeceğini söyledi.Buna mukabil batınında Ortadoğu ve Kafkaslardan gelecek tehditlere coğrafik bir bariyer oluşturması nedenle Türkiye’den vazgeçemeyeceğini vurguladı.


İDLİB OPERASYONU, EL CULANİ VE BEYAZ KASKLILAR

Abdulbari Atwan / Rai al Youm

Başkan Donald Trump yönetiminin en güçlü adamlardan biri olan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un, İsrail’e üç gün süren ziyareti bir “savaş” ziyaretiydi. Bolton, Araplara ve Müslümanlara karşı düşmanca düşüncelere sahip olmakla biliniyor. Yakın müttefiki Benjamin Netanyahu ile müzakerelerini Suriye’deki İran’ın varlığı, silahlı muhalefetin son kalesi İdlib şehrinde yakınlaşan savaş ve İran halkını ayaklandırmak için ekonomik yaptırımların nasıl sıkılaştırılacağı üzerine odakladı.

Ziyaretin sonunda Kudüs şehrinde düzenlenen basın toplantısında üzerinde durulan iki noktayı ve satır aralarında verilmeye çalışılan mesajları okuyalım;

Birincisi; İdlib’e yönelik herhangi bir saldırıda kimyasal silah kullanılması halinde ABD’nin Suriye liderliğine “çok güçlü” yanıt vereceğine dair güçlü bir uyarı yaptı.

İkincisi;Amerika, Tahran’daki rejimini değil, davranışlarını değiştirmek istediğindeydi. Çünkü nükleer anlaşma İran’a Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’deki silahlı faaliyetleri finanse etmesine izin verdi.

ABD İDLİB’İN ALINMASINA KARŞI

İdlib ile ilgili olarak İlk noktayı düşünürsek, Suriye’deki yedi yıllık savaşın takipçilerinin ana izlenimi, ABD yönetiminin Suriye Ordusunun şehri yeniden ele geçirmeye yaklaştığının farkında olduğu ve bu saldırıya şiddetle karşı çıktığıdır. Bu operasyonu başarısızlığa uğratmak için elinde bir planın olması uzak bir ihtimal değildir. Bu plan için hazır bahane Duma’da (Doğu Ghouta) ve Han Şeyhun’da (İdlib kırsalı) yaşananlara benzer şekilde, rejimin kimyasal silahlar kullandığı iddiasıdır. Rus istihbarat raporları, ABD’nin “Beyaz Kasklar” adlı kuruluşu söz konusu silahların kullanımıyla ilgili iddiaları “üretmesi” için kullandığını doğruladı. Bu durum, Suriye ordusunun başarısından sonra İsrail ordusunun özel birimlerinin bir askeri operasyonda bu kuruluşun yaklaşık 800’ünü ve ailelerini güney Suriye’den tahliyesini açıklıyor. Bu operasyonun ana hedeflerinden biri, “Beyaz Kasklıların” herhangi birinin Suriye makamlarının veya Rusların eline düşmeden ve kimyasal silahlar alanındaki rolleri hakkında belgelenmiş itiraflar sağlamadan  Tel Aviv’e kaçırılmasıydı.

Fotoğraf: Muhammed Abdullah/AA

EL CULANİ SAHNEDE

Heyet Tahrir el-Şam’ın (eski adıyla Nusra) lideri Ebu Muhammed el Culani, birkaç gün önce uzun bir aradan sonra  bir videoyla ortaya çıktı. Kuzey Lazkiye kırsalında bir operasyon odasını teftiş ediyordu. Terör listesindeki örgüt, İdlib’deki herhangi bir Suriye ordusu saldırısını bertaraf etmek için diğer gruplarla “teslim olmak ve rejimle barışmak ihanettir” adıyla bir plan oluşturdu. Plan silahların teslimini kesinlikle reddediyor. Culani’nin bu ani ortaya çıkışı, özellikle NATO’dan generalinden birinin konuşmasında örgütün ABD tarafından desteklendiğini söylediği bir süreçte gerçekleşmesi tesadüf olamaz. Bu güne kadar generalin konuşmasına yönelik herhangi bir yalanlama gelmedi. Bolton, Kudüs’teki  basın toplantısında hükümetin Tahran’da rejim değişikliği istemediğini, davranışlarını değiştirmek istediğini söylediğinde gerçeğin yanında değildi. Sadece üç ay önce İran rejiminin devrilmesinin kaçınılmazlığına olan inancından dolayı görevine geldiği için değil. Fakat aynı zamanda Kudüs’e yaptığı ziyaretin asıl amacı,  onun müttefiki olan Netanyahu’yla beraber hedefe ulaşmak için planlar yapmaktı.


TÜRK EKONOMİSİ VE WASHINGTON İLE KRİZ

Muhammed Nureddin/ el Halic

AKP iktidara geldiği zaman politikası iki nokta üzerinde yükseldi: İçerde reform ve dışarıya açılma projesi. İlk noktada özgürlükleri, demokrasiyi geliştirmesi ve etnik ve dini bileşenlere açıklığı teşvik etmesi; 2005 yılında AB’ye tam üyelik müzakerelerini doğrudan etkiledi. İkinci noktada “komşularla sıfır sorun” politikasının Türk ekonomisinin büyümesi için önemli sonuçları oldu. Türk ürünleri için pazarlar açıldıkça Türkiye’de turizm ve yatırımlar güçlendirildi. Lakin içerde reform projesine son verdiğinde ve “Sıfır sorun” politikası “yüzde yüz problem” politikasına dönüştüğünde komşuları ile düşman oldu. Bölgede Katar dışında dostu kalmadı.Bu durum Türkiye ekonomisine gerileme olarak yansıdı. Dışarıda esen rüzgar bile Türk ekonomisine zarar vermeye başladı. Rahip Andre Branson krizinin Ağustos ayı başlarında patlamasıyla birlikte ABD’nin Türk Lirası üzerindeki baskısı yeni bir boyuta ulaştı. ABD Başkanı Donald Trump Türkiye’ye, Brunson’u serbest bırakmaması halinde yaptırımlarla karşılaşacağı konusunda uyarıda bulundu. Şimdiye kadar, krizin çözümü yolunda herhangi bir gelişme olmadı. Bununla birlikte, Türk-Amerikan ilişkileri yeni esaslar üzerinden Türkiye’yi Batı kampının bir parçası haline getirecek ilişkileri yeniden tesis etmek için çözüme ve yeni anlaşmalara mahkum. Bu aynı zamanda Türkiye’nin, Amerika’nın ve Avrupa’nın arzusu. Türkiye, Batı ile ilişkilerini çeşitli düzeylerdeki modern gelişiminin temeli olduğunu kabul ediyor. Sadece ekonomik yönünü ele alırsak, Türkiye’nin dış ticaretinin yüzde 45’i AB ülkeleriyle, yüzde 6’sı ABD’yledir. Bu yüzden Türkiye istese de ekonomisini aniden başka ülkelere ve pazarlara yönlendiremez. Ayrıca Erdoğan’ın ekonomik anlaşmaların Türk Lirası veya Çin ve Rusya para birimleri üzerinden yapma çağrısı, gerçekçi olmayan sanal bir çağrıdır. Türkiye’nin ticaretinin yüzde 48’i avro, yüzde 42’si dolar cinsindendir. Buna karşılık Türkiye, Avrupa ve ABD için stratejik bir ihtiyaç olmaya devam etmektedir. Batı ile Ortadoğu ve Kafkaslar arasında güvenlik ve sosyal açıdan coğrafi bir bariyerdir. Rus-Çin-İran kampına katılması durumunda Avrupa ve Batı her türlü riske maruz kalacaktır... Bazı tarihsel örneklerden yola çıkarak diyebiliriz ki, Amerika ve Türkiye arasında en büyük kriz gerçekleştiğinde birkaç yıl sonra bile mutabakatlar ve düzeltmelerle sona erdi. Bu nedenle, mevcut krizde de taraflar arasındaki tırmanışın ufku yoktur. Türkiye’nin mevcut durumda gerçekçi bir alternatifi yoktur, Amerika’nın ve Avrupa’nın da. Bu nedenle dünya düzeninin liderliği için savaşta ABD ve Avrupa, Türkiye’yi kaybetmek ve Rusya’ya teslim etmek noktasına kadar ileri gidemezler.


HANNA MİNA; YOKSULLAR VE DENİZ ARTIK ÖKSÜZ

Geçtiğimiz hafta Arap dünyası edebiyatının bir çınarını, Hanna Mina’yı kaybetti. Hanna Mina, “Arap edebiyatının ilk deniz romancısı” olarak anılır. Necip Mahfuz ve Nizar Kabbani den sonra, Arap dünyasında eserleri en yaygın okunan yazar olarak bilinir.

Hanna Mina, romanlarında yoksulları ve çektikleri sefaleti işler. Eğitim gördüğü ve bir süre yaşadığı İskenderun, yaşamında ve romanında derin izler bırakır.

 “Resimlerden kalanlar, Bataklık ve Hasat” üçlemesi kendi otobiyografisini yazdığı romanlardır. Bu üçlemede İskenderun’da yaşayan ve feodalizmden, ağalıktan nefret eden bir çocuğun gözünden modern Ortadoğu’nun önemli olaylarını aktarır.

Hanna Mina’nın vasiyeti aslında yaşamının ve sanatının bir özetidir. Ölmeden önce yazdığı vasiyette;“Ben Hanna Mina, bir sefalet düşmanıyım. Sefaletin kalbinde, sefaletle savaştım ve ona karşı zafer kazandım. Hayatımda yaptığım her şey biliniyor. Hepsi benim nazarımda halkım ve ülkem için görevdi. Bütün kelimelerimi bir hedefe adadım; yoksulların ve toprakları işlerken işkence görenlerin zaferi için.Bu amaç için bedenimle mücadele ettim. 40 yaşında yazmaya başladım, kalemimi aynı amaç için kullandım” cümlelerine yer verdi. Umarız edebiyat çınarının eserleri, onlarca yıl aradan sonra olsa bile tercüme edilerek Türkiyeli okuyucuyla buluşur.


HANNA MİNA; DENİZİN VE YOKSULLARIN YAZARI

Ruze CENDELİ

Arap romanın hocası, Çağdaş Arap edebiyatında “deniz edebiyatının” kurucusu Hanna Mina, geçen hafta hayata gözlerini yumdu. Arap anlatı sürecine “biyografi” edebiyatı adıyla yeni bir tarzı kazandıran kişiydi Hanna Mina. Onun romanları; denizin ağrısının, en fakir sınıfların acısının, hayallerinin, hedeflerinin ve hayatlarının romanıydı. Hanna Mina’nın bir özelliği daha var;sanatında Türkiye sınırları içinde olan İskenderun derin izler bırakmasına rağmen ısrarla bu topraklarda yok sayıldı.

KÖKLERİ SAMANDAĞ’INDA BİR ÇINAR

Hanna Mina (1924 - 2018) Lazkiye’de doğdu, İskenderun’da eğitim gördü. Ama ailesinin kökleri Hatay’ın ilçesi Samandağ’ına kadar uzanır. Kendi otobiyografisini “Resimlerden kalanlar, Bataklık ve Hasat”üçlemesiyle yazdı. Bu üçlemede İskenderun’da yaşayan ve feodalizmden nefret eden Karaağaçlı (Hatay’ın İskenderun ilçesinin bir mahallesi)  bir çocuğun gözünden modern Ortadoğu’nun önemli olaylarını aktardı.Yaşadığı şehir İskenderun’da Arap dilinin kökenlerini öğrendi. İskenderun onun için; soğuk algınlığının,  hastalığın, derin siyasi değişikliklerin ve ağa zulmünden korkan köylülerin teriyle yazılan ilk harflerin şehriydi.Türkiye’ye bağlandıktan sonra kısa bir süre sonra göç etmek zorunda kaldığı şehir,bütün edebi eserlerinde başarısıdır.

HANNA MİNA VE İSKENDERUN

Hanna Mina, büyük öneme sahip üçlemesini yetmişli yıllarda yazar. Romanlarında, 1920’lerde ve 30’ların (1939) sonlarındaki insanların kültürünü aktarır. Anlattığı mekânın hafızasını yeniden üretir. Bugün büyük kentler olarak bildiğimiz ama onun zamanında sadece basit bir köy olan yerlerin isimlerini listeler. Köprülerin, kapıların, evlerin yapısının, kiliselerin, okulların ve mezarlıkların ayrıntılarını bilir ve hatırladığı herhangi bir detayı atlamaz. Üçlemesinin dili; basit ve zamanının köylülerinin lehçesine yakındır. Bataklık romanında İskenderun’un yolları, evleri, insanları, kıyafetleri, dilleri, hırsları, korkuları ve korkularıyla kurgusal görüntüsünü yeniden şekillenir.

BİR DENİZCİNİN HİKÂYESİ

Hanna Mina, aşağılanmayı kabul etmeyen direnci nedeniyle istikrarlı bir işi olmadı. Hanna, İskenderun’da eğitim gördü ve sonra limanda çalıştı. İş arkadaşlarıyla “Liman İşçileri Sendikası” kurdu. Teknelerde denizcilik tecrübesinden sonra Suriye Komünist Partisinin yayın organı “Halkın Sesinin”  dağıtıcısı oldu. İlk romanı “Mavi Fener’de” (1954) Lazkiye’nin mahallelerinin birinde yoksulluğu bütün çıplaklığıyla resmetti.

DENİZ ROMANININ KURUCUSU

Trosi, Zekeriya Mersinli (Hanna Mina’nın masallarından kahramanlar)ve Denizci Simbat karakterinin çağdaş bir versiyonunu çizdi ve deniz romanında ayrıcalıklı bir yere geldi. “Yelken ve Fırtına” adlı romanı, Suriye romanının kurucu işaretlerden biriydi. Hanna Mina bağımsızlıktan sonra bir grup solcu yazarla birlikte “Suriyeli Yazarlar Derneği’ni” ve daha sonra “Arap Yazarlar Birliğini” (1969) kurdu.

Suriyeliler ve Araplar genellikle Hanna Mina’yı sevdi. Özellikle çalışmalarının çoğu film ve televizyon dizisine dönüşmesiyle okuyamayanlar ve yazamayanlarında Hanna Mina’yı ve edebiyatını öğrendi. Eserlerinden ilk uyarlanan film izleyicilerle buluşamadı. Ama “Resimlerden Kalanlar” romanından uyarlanan ikinci film sonrasında  “bulutlu bir günde güneş” isimli filmi üçer ödüle layık görüldü.

CESUR BİR ADAMIN SONU

Hanna Mina’nın yaşadığı mücadele hayatı, onu gerçekten cesur bir adam yaptı. Ölümünden sonra bile, yoksullara karşı umudunu ve iyiliğinin ruhunu ifade eden vasiyetini yayınladı; “Ben Hanna Mina, 1924 yılında Lazkiye’de doğdum. Vasiyetimi yazıyorum ve bilincim tam yerinde. O kadar uzun yaşadım ki ölmeyeceğimden korkmaya başladım. Gözlerim ışığı gördüğü andan itibaren hayatımda çok mutlu oldum. Ben bir sefalet düşmanıyım. Sefaletin kalbinde, sefaletle savaştım ve ona karşı zafer kazandım. Son nefes aldığımda “bu sözcüğü özellikle vurguluyorum” umarım ölümümün haberleri hiçbir yerde yayınlanamaz, okunmaz, duyulmaz ve görünmez. Hayatım boyunca basittim, ölümümde de basit olmak istiyorum. Hayatımda yaptığım her şey biliniyor. Hepsi benim nazarımda halkım ve ülkem için görevdi.Bütün kelimelerimi bir hedefe adadım; yoksulların ve toprakları işlerken işkence görenlerin zaferi için. Bu amaç için bedenimle mücadele ettim. 40 yaşında yazmaya başladım, kalemimi aynı amaç için kullandım.”

Son Düzenlenme Tarihi: 26 Ağustos 2018 20:52
www.evrensel.net