Edebiyatın sonsuza hükmü: Müebbet edebiyat

Fotoğraf: Pixabay

Edebiyatın sonsuza hükmü: Müebbet edebiyat

'Her metin kalbinde yazılabilmiş olma cesaretini taşır. Ancak içeride yazmak için bir yazarın cesaretten fazlasına ihtiyacı var. '

Ayşegül TÖZEREN

Baskının ve sansürün hükümranlığındaki seksenlerde, binlerce insan tutuklanırken, içeride yazmak varolmanın bir göstergesi haline gelmişti. İçeride yazılan kitaplar, bir bütün olarak dışarı çıkamasa da, görüşçülerle küçük tütün kağıtlarına yazılmış, şiirler, öyküler, cümleler gün yüzüne çıkmanın bir yolunu buluyordu. Bu dönemde, özellikle, dışarıdakiler içeridekilerin yazdıklarını “cezaevi edebiyatı” olarak adlandırmaya başladı. Bu adlandırma, seksen sonrası depolitizasyon süreciyle birlikte, hapiste yazılanların üzerindeki bir damgaya dönüştü. Dönemin eleştirmenleri bireysel anlatıları ön plana çıkarırken, politik yüzü olan kurmaca eserlere yönelik bir ön yargı taşıyordu: politik ve toplumsal olanı kalbinde taşıyan anlatılar, slogan ve ajitasyon içerir; hapiste yazılanlar özlem, hasret içeren klişelerden oluşur.

Seksen sonrasındaki yılgınlık ve hüsran duygusu, edebiyata da gölgesini, otosansür olarak düşürdü. Toplumsal olana dokunan edebiyat eserlerine kuşku ile bakılıyordu. Ancak, bu dönemde Ayşe Nur Zarakolu tarafından hazırlanan Belge Yayınlarının Yeni Sesler dizisinde sürgünden ya da hapishaneden iletilmiş elli civarındaki dosyanın kitaplaştırılmış olduğunu da anımsatmak gerekir.

DÖNEMSEL OLARAK ’90 KUŞAĞINA KARŞILIK GELMEKTEDİR

İki binlerdeyse, F tipi hapishanelerde “ölünceye dek” yaşamak zorunda olan ağırlaştırılmış müebbede hükümlü mahkumların kurmaca eserleri, dışarı çıkmaya başlamıştı. Bu anlatıları, cezaevi edebiyatı olarak adlandırılmak yerine, müebbet edebiyatı başlığı altında kavramsallaştırılarak değerlendirmek, edebiyat eleştirisi bağlamında daha anlamlı olacaktı. Müebbet, sadece tutukluluk süresine işaret etmemektedir. Aynı zamanda, müebbet, “yani sonu olmayan” ifadesi, edebiyatla yan yana geldiğinde, edebiyatın da sonsuza hükmünü vurgulamaktadır. Bir başka deyişle, müebbet edebiyat, ağırlaştırılmış müebbede hükmedilmiş tutukluların eserleri için kullanılan bir kavramsallaştırma çabasıdır.

Müebbet edebiyata dahil edebileceğimiz yazarlar, dönemsel olarak ’90 kuşağına karşılık gelmektedir. Dışarıda yazan birçok yazara göre, anlatılarında, içerik olarak da, biçimce de farklılıklar göze çarpmaktadır. Seksenlerden doksanlara uzanan yıllarda, dışarıda hakim olan yılgınlık otosansüre dönüşürken, yazarların çoğunun kalemi de toplumsal olana dokunmaktan uzak durmuştur. Aslında, bu bir zihinsel zindanın inşasıdır. Fiziken hapiste olanların eserlerindeyse, sakınımlı bir konu seçimi göze çarpmamaktadır. Müebbet edebiyatında dil oyunları ön plana çıkmazken, anlatının hikayesi ihmal edilmez. Müebbet edebiyatın nitelikli örneklerinde dikkat çeken bir diğer özellik, ajitasyon ve slogan dilinden uzak bir tonda yazılmış, toplumsal eleştiri ve öz eleştiri açısından da korkusuz metinler oluşudur.

YAZARIN CESARETTEN FAZLASINA İHTİYACI VAR

’90 kuşağının edebiyatının karakteristiği, içe kapanma, yabancılaşma gibi unsurların metinlerde etkili oluşu gösterilebilir. Bu içe kapanmanın, seksenlerin baskı ortamının, sansürün ve otosansürün gölgesi olduğu tartışılabilir. Ancak bedensel olarak dıştan/dünyadan soyutlanmış/tecrit edilmiş bir yazarın içe dönmesi farklı bir gerçeklik barındırmaktadır. Ağırlaştırılmış müebbede hükümlü yazarlar, gün içinde kısıtlı bir zaman diliminde, az sayıdaki tutukluyu görebildiklerinden, bilinç katmanlarında yazarken de yolculuk yaptıkları görülmektedir. Bundan eserlerinde, hayali karakterlere de rastlanmaktadır. Bu niteliğin, şiirdeki tecrit sanatıyla da yakın olduğunu söyleyebiliriz. Tecrit sanatı, şiirde şairin kendinden farklı biriymiş gibi bahsetme yoluyla söz sanatı yapmasıdır.

Her metin kalbinde yazılabilmiş olma cesaretini taşır. Ancak içeride yazmak için bir yazarın cesaretten fazlasına ihtiyacı var. Müebbet edebiyat bağlamında ürün vermiş yazarlar, kendileriyle yapılan röportajlarda yazı masalarının olmadığını, sırtıyla duvar arasına bir yastık koyup, dizlerini göğsüne yaslayarak yazdıklarını belirtmişlerdir.

Metin tamamlandıktan sonra da, hapishane okuma komisyonundan geçerse el yazısıyla yazılmış eser, dışarıya gönderilebilmektedir, dışarıdaki, çoğunlukla edebiyatla ilişkili olmayan biri, metni bilgisayarda yazmaktadır. Ancak bu metinlerde yanlış yazılan birçok şey olabileceği gibi, metin de dışarıda kaybolabilmektedir. Metnin hazırlık sürecinin yanı sıra, yayımlanabilmesi de birçok zorluğu beraberinde getirmektedir. Müebbet dışında daha kısa süreli hapis cezası olan yazarlar, tahliye olduktan sonra metnini yayımlamayı tercih edebilirler. Oysa müebbet hükümlülerin böyle bir seçeneği olmadığı için cezaevinden ya da bir yakını aracılığıyla yayıncı kuruluşa metnini iletmek zorundadır. Okurun sosyal medya takipçisiyle karıştırıldığı, daha çok görünmenin bir yazar için artı değere dönüştüğü günümüzde müebbede hükümlü bir yazarın eserinin, yayınevleri açısından seçilme şansının ne kadar düşük olduğu da açıktır. Ancak bütün bu zorluklara rağmen yazanlar, edebiyatın sonsuza hükmünü ve anlamını bir kez de okura, edebiyat kamusuna ve yayın dünyasına hatırlatmaya devam edecekler gibi görünmektedir.

www.evrensel.net