Gitmek

Gitmek

'Gitmek bir fiil değil bir hasret şekline dönüşmüştü hayatında. Neye hasret? Nereye gitmek ? Bunların bir önemi yoktu. Önemli olan gitmekti, yoldu.'

Gökmen ÖZCEYLAN

Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikiler alıyorum
Bir de rakı şişesinde balık olsam

Orhan Veli Kanık

Gitmek fiili üzerine kafa yoruyordu günlerdir. Neydi bu gitmeye olan tutkusu. Belki onun cevaplarını arıyor, belki de basit bir fiilin anlamından devasa bir yaşam şekli oluşturmanın boş çabası içinde kendini yiyip bitiriyordu.

Aslında hüzünlü müydü bilmiyorum. Dışarıdan bakınca güler yüzlü, sevecen, konuşkan, yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan bir adamdı. Fena sayılmayacak bir işte çalışıyordu. Evliydi, çocukları vardı. Evde öyle ciddi bir hırgür yoktu. Evi, arabası vardı. Ortalama insanları mutlu edebilecek, ortalama insanlara yetebilecek her şeyi vardı. Sadece bir nasır… ‘ Hiçbir şeyden çekmedi dünyada nasırdan çektiği

Öyle şatafatlı olmasa da bir aileye yetebilecek azami konfora sahipti. Ancak saatler akşam dokuzu bulduğunda yemekler gelip sofraya da iki kadeh rakısı koyulduğunda bir efkâr türküsüne tutunuyordu. Gözleri kapı önündeki ayakkabılığa konmamış, hafif eskimiş, üzerine basmaktan topuk kısmı örselenmiş ayakkabılarına takılıyordu. Ve o fiil eyleme dönüşemeyen bir takıntı gibi içini kabartıyordu ‘mademki bu esvaplar ve bu ayakkabılar benim’*

Ömrünün son üç yılında kafasına takılmıştı bu mesele. Biliyordu herkesin kendince ağrıları, kederleri ve yaraları vardı, kabuk bağlamış. Bir dosta göstermek isteyip sızım sızım içe kanayan, hatırlandıkça gözaltlarındaki kırışıklıkları arttıran. Ancak dostuna dahi o kabuğun altını gösteremediği yaraları. Bunu çok iyi biliyordu.

-Hatırlanması bu yaraların-  diye düşününce kendisine kızdı. Demek ki unutuluyordu. Yani nasıl unutursun diye çok kızdı biran kendisine. Sonra sakinledi bir yudum daha rakı alınca arkasına biraz peynir ve bir dilim kavunla. Unutmak değildi aslında onunki. Hatırlamaktan vazgeçmekti.

Tamamen bilinçli bir tercihti. Ben dostuydum onun yaralarının, kabuk altını görmesem de, o kabuk hep önümdeydi. Kimseler anlamıyordu onu. Ben anladığımı düşünüyordum. İçi içine sığmıyordu. O yüzden ikinci kadehin ortalarına doğru, gözü kayıyordu. Her zaman hazır bir çanta, ayakkabılığa hiç koyulmamış bir ayakkabıydı onun hasretinin özeti. ‘Güneşi görmeyen şehirde, /söyle, nasıl yaşanır. Arzular başka / hatıralar başka .’*

Bilmiyorum ama zamanı gelse, bir rakı şişesine balık olsa, oradan bir yol bulup dökülse ve bir denize ulaşsa kendisine açılacaktı sanki. O denize, zamanında açılamamış bir balığın kederli kabullenilmişliğiydi hayatının özeti. ‘ Tarifsiz kederler ‘* içindeydi. Her akşam kasetçalara koyduğu türküler biter, Masadaki iki duble rakı sonlanır. Peynirin yarısı bir akşam sonrasına kalır, üzerine kavunun kalan dilimlerini tüm bu muhabbet boyunca içmediği sigarasını yakarak yemeye başlardı.. Sigarayla kavun ikilisi hep bana tuhaf gelmişti. Ancak çevresindekilere yaptıklarının tümü tuhaf geliyordu. Bana ise sadece bu ikisi.

Gitmek bir fiil değil bir hasret şekline dönüşmüştü hayatında. Neye hasret? Nereye gitmek ? Bunların bir önemi yoktu. Önemli olan gitmekti, yoldu. Ben ise biraz daha fazlasını bilirdim çevresindekilere göre. Bir yosun kokusuna tutulmuştu. Ankara’nın bu gecekondudan dönme yeni çevresi siteler ve rezidanslarla çevrili eski kalender mahallesinde. Her konuştuğu mavi, her sustuğu derin bir deniz hasretiydi onda. Öyle tatillerde gidilen bir haftalık her şey dahil denizleri değildi. Küçük bir balıkçı kasabasında bir kahvehanenin bahçesinden izlediği, takaların arasından, balıkçı oltalarının kokusundan bir deniz. 

Bende hep aynı cümleyi söylerdim içimden ‘Haydi benim bu dünyaya garip gelmiş şairim / Yolun açık ola .’* Ama o hiç gitmez. Ve bende hiç söyleyemezdim o cümleyi. Günlerin sıradan döngüsüne döner, o işine ben işime. Sonrada evlerimize, yine başka bir efkâr türküsünün konuğu olacağımız rakı masalarımıza. 

Çok iyi bir dosttu diyemem. Öyle her gün arayıp soran, bir derdin olduğunu sen söylemeden anlayan ve hemen deva olmaya çalışan bir dost değildi belki. Ancak ne zaman başım dara düşse bir şekilde varlığını hissettirirdi. Bir şekilde faydası olacaksa o faydayı esirgemezdi. Ancak derdinizi de siz söylemediğiniz sürece pek görmezdi. Bilirdim kendi acı ve ağrılarında bu kadar boğulan bir insan görmezdi çevresindeki acıları siz söylemeden. O yüzden anlardım yaptıklarını da yapmadıklarını da. On yılları bulmuştu arkadaşlığımız. Meyhane masalarından, evlerimizin balkonlarına uzanan bir garip hikâyeydi işte. Ancak hep başrol oyuncusuydu o, bu hikâyenin. Neresinde bu oyun tökezlese  ‘ birdenbire ‘* olurdu yeni şeyler. 

Bir duyardım o tekdüze akan hayatında birdenbire iş değiştirmiş.’ Kız birdenbire, oğlan birdenbire ‘* Buna güveniyordum belki. Bir sabah kalkacağım ve iş yerime gitmek için aşağıya arabama ineceğim, sigaramı almak için bakkala gireceğim ve orada olmayacaktı. Soracağım bakkala sigara almaya bugün gelmedi. Arabası da yok burada. Acaba bir yerlere mi gitti sorusuyla karşılaşacağım. Ben bileceğim denize gitti. O hasret bitti diyeceğim içimden. Derin bir oh çekeceğim. Ama o gün hiç gelmedi. Benim ise umudum hiç bitmedi. Bir gün ama bir gün eve ekmek getirmeyi unutacak*. O fiili yeniden hasretten kurtarıp ait olduğu fiile dönüştürecekti. Neresi olduğunun önemi yoktu. O yer deniz kenarı olacaktı. Gitmiş olacaktı. ‘Yelkovan kuşlarının peşi sıra.’*

O gün hiç gelmedi. İşime gitmiştim bende, dün akşam onun evinin balkonunda fazladan iki kadeh daha içmiştik. Dördüncü kadehten sonra bayağı bir kötü olmuştum ben. Midem bulanmış, lavaboya yetişemeden banyolarının girişine kusmuştum. Başım dönmüyordu. Dünya fazla hızlı dönüyordu. Ben yine yemin etmiştim bir daha iki kadehten fazla içmeyeceğim diye. Bu rakı bozuyor beni demiştim. O da bana rakı adamı bozmaz, seni bozan rakı şişesindeki balık demişti. Eve bıraktı beni. -Yenge bir şeyi yok ben biraz fazla içirdim kusura bakma iyi akşamlar- diyerek ayrıldı. Ben akşama dair başka bir şey hatırlamıyorum. Sabah oldu bakkalda güldük biraz geceki halimize. Sigaralarımızı aldık. Ben deep blue , o murosso. Bir gün o ödüyor bir gün ben. Bugün de o ödemişti. 

Arabalarımıza binip işlerimizin yolunu tutmuştuk. Öyle yoğun bir gün geçirdim ki öğleden sonra bir ara aklıma geldi. Akşam olsa da bizim balkona gitsek, iki kadeh içsek, hatta ben zorlasam onu biraz daha fazla içirsem de, o da benim evimin bir yerlerine kussa daha iyi hissederdim. Sonra yeniden iş yoğunluğunda unuttum. Akşam paydos saati geldiğinde biraz geciktim. İşlerim bitmemişti. Telefonum çaldı. Arayan bizim bakkaldı. Ağlıyordu.- Abi, Ankara Numuneye gel morgun önündeyiz. Arabasına doğru karşıdan karşıya geçerken bir araba çarpmış. Oracıkta ölmüş. Tüm mahalle buradayız gel abi -  dedi.

Bir şey diyemedim. Telefonu kapattım. Olduğum yere oturdum. Ağlayamadım. ‘Serde erkeklik var’*

Sustum.
Atladım arabaya Amasra’ya geldim. Direklideyim, elimde biram, biraz fıstık içi ve sigaram. Karşımda deniz. Amasra’nın evlerinin ışıkları vuruyor denize akşam akşam. 
Bu ne aydınlık!
Telefonumu sadece müzik için açtım.
Ezginin günlüğü;
Gün doğmadan /deniz daha bembeyazken/çıkacaksın yola / … HEEY ne duruyorsun be, at kendini denize/… *
Şimdi ağlayabilirim çünkü gitmişti.      
 
*Orhan Veli şiirlerinden …

Son Düzenlenme Tarihi: 25 Mart 2018 06:46
www.evrensel.net