Dersim’in ağaçları yüz yaşına varsın

Dersim’in ağaçları yüz yaşına varsın

Ayşegül Tözeren, Dersim’de yaşanan köy yakma ve yerinden etmelerin ele alındığı belgesel, Bin Dokuz Yüz Doksan Dört'ü Evrensel Pazar'a yazdı.

Ayşegül TÖZEREN

Bazı şarkıları dinlerken, sinema filmlerini izlerken bir şiirde söylediği gibi, biri size yardım etsin istersiniz… Yanınızda birisi olsun. O şarkının, filmin size hissettirdiklerinin yükünü kaldıramayacak gibi olursunuz. “Bin Dokuz Yüz Doksan Dört” belgeselini izlerken kalbimden geçen tam buydu. Biri yardım etsin de şu belgeseli izleyeyim. 

DERSİM’İN UZUN YILI: 1994

“Bin Dokuz Yüz Doksan Dört” Dersim’in pek de gizli olmayan, gayet açık tarihini anlatıyor. Öyle ki, sonunda ekran kararıyor ve resmi kayıtlar karşımıza çıkıyor: OHAL Valiliğinin Kasım 1997 istatistiği. 1994 yılında Tunceli’de 183 köy, 823 mezra boşaltıldı. 41 bin 939 kişi yerinden edildi. Sosyologların, tarihçilerin, siyasetçilerin, hukukçuların çokça tartıştığı Dersim’in uzun yılını, 1994’ü anlatıyor belgesel. Batı’nın belki yıllar sonra öğrendiği köy yakma öykülerini.

Belgeseli hazırlayan Devrim Tekinoğlu ve danışmanı Erdal Doğan yanıma oturuyor, belgeselden ilk görüntüler ekrana yansımaya başlarken. İnsanın ruhunu saran bir müzik duyuluyor: Mikail Aslan. Güneşle, doğayla büyümüş, bilgeleşmiş, Dersim’in insanları uzun yılı anlatmaya başlıyor. Önce tarihi Dersim denen bölgeye nasıl evlerini kurduklarını, nasıl döşediklerini, nasıl döşerken evin her bir köşesine özendiklerini… Ardından çok kısa bir sürede evlerin boşaltılmasının askerler tarafından istendiğini, akabinde de evlerinin yakıldığını. Dersim’in bir taşına oturmuş ve o uzun senenin tanığı Gazi Gündoğan anlatıyor önce, askerler gelince, evleri göstermek için kapıları açtık; ne diyeceğiz ki, diyor. Sonra acı bir gülümseme yüzüne yerleşiyor: “Ne dersin ki… Ev bark senin komutanım, dedik.” Aktarmayı sürdürüyor: Komutan evin içini, özenle döşenmiş evi görüyor ve muhtemelen kendi ailesinin bulunduğu evden pek de farklı olmadığını fark ediyor ve “Keşke bir şeyler alsanız evden,” diyor. Gazi Gündoğan, bir kez daha gülümsüyor. Sanki yakılacak bir evden ne alınabilir ki der gibi…

Dersim’in yaşsız insanları vardır. Öyle bir kadın konuşmaya başlıyor ardından. Köylerinin yakılmaya başladığını gördüklerinde nasıl ziyaretlere sığındıklarını anlatıyor. Yüzü, gözleri daha bir acıyla kırışıyor bunları anlatırken… Evsiz, barksız kaldıktan sonra nasıl zaman duygusu olmadan yaşadıklarını… Saat yoktu diyor. Ama fark ediyorduk, ışık çekiliyor, yine geliyordu.

‘O NASIL YAŞAMAK İSTİYORSA BİZ DE ÖYLE YAŞAMAK İSTEDİK’

Dersim’in insanı sabırdan mürekkep gibi… Köyleri yakıldıktan sonra da muhtarlar bir heyet topluyor, önce komutanlığa, sonra Valiliğe gidiyor. Bu girişimlerin ardından 1994 Mahallesi denen prefabrik evlerden oluşan derme çatmanın tam karşılığı olan bir mahalle kuruluyor. Yaşlıların çoğu kötü yaşam koşullarında hastalanıyorlar, bir kısmı da yaşamlarını yitiriyor. Dersim’in muhtar heyeti, “Yollar yürümekle aşınmaz” diyor ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e kadar çıkıyor. Evlerinin yakılmasının tazmin edilmesini istiyorlar. Bu görüşmede bir muhtar söylediğini aktarıyor: “Dedim ki, biz İstanbul’dakinden, Ankara’dakinden, İzmir’dekinden, Adana’dakinden farklı yaşamak istemedik, istemiyoruz. O nasıl yaşamak istiyorsa biz de öyle yaşamak istedik.” Aslında derdin koyuluğunu bir cümlede dile getiriveriyor.

1994’ün ardından yıllar geçerken, köylüler önce iç hukuk yollarına başvuruyor, tamamen tükenince dış hukuk yollarında haklarını arıyorlar. Anlatırken, o yılları, yüzleri, sözleri bilgelikten, sabırdan örülmüş… Anlatışları, sakin, masum, öfkeden, ajitasyondan uzak… Acılı bir coğrafyanın yakın tarihini izlerken soluksuz kalıyorum, nefes alamıyorum. Sanki yanan evlerin dumanında şimdi boğuluyorum.

‘BU GECE, GEYİKLER, KEÇİLER, BAĞALAR, PEPUK KUŞLARI ÖLDÜ’

“Bin Dokuz Yüz Doksan Dört” belgeselini izlemek geçen hafta belki her zamankinden daha zordu… Çünkü Dersim’den yükselen dumanları, sosyal medyadan izledik. Şimdilerde yangın kontrol altına alınsa da, edebiyatçı Sema Kaygusuz’un yazdığı zihnimden ayrılmıyor: “Bu gece, geyikler, keçiler, bağalar, pepuk kuşları öldü. Hiçbiri bizim değildi. Hepsi Dersim’indi.” Bu sözleri bir kez daha okuduktan sonra düşünüyorum. Dersim’le ilgili yirmi yıl sonra yine bir belgesel yapılırsa, yine acılı insanların gözü yaşlı yakın tarih anlatımlarıyla mı dolu olacak? Neşe, mutluluk, coşku mümkün değil midir bu coğrafyalarda? Neden mümkün kılamıyoruz? Muhtarın söylediklerini bir kez daha anımsıyorum. “O nasıl yaşamak istiyorsa biz de öyle yaşamak istedik.”

Sen nasıl yaşamak istiyorsan Dersimli de öyle yaşamak istiyor.

Bir de Dersim’in yaşsız insanları, ağaçları da yüz yaşına varsın istiyor, çok mu bu istek!..

www.evrensel.net