Bir asırdır yeniden üretilen ‘derin tarih’

Bir asırdır yeniden üretilen ‘derin tarih’

“Bildiğim, herkesten ve her şeyden sakladığım sen hariç, bir de kafileden ayıklanan birkaç güzel kadın ve dünya tatlısı iyilik meleğimiz Sara hariç bir tek Ermeni’yi bile bırakmadılar baba ocağında, bizim eşi benzeri olmayan Herêdan’ımızda.Büyük kafile dedim değil mi, az önce. Kendim tanık olmadığım a

Fatih Polat

“Bildiğim, herkesten ve her şeyden sakladığım sen hariç, bir de kafileden ayıklanan birkaç güzel kadın ve dünya tatlısı iyilik meleğimiz Sara hariç bir tek Ermeni’yi bile bırakmadılar baba ocağında, bizim eşi benzeri olmayan Herêdan’ımızda.
Büyük kafile dedim değil mi, az önce. Kendim tanık olmadığım ama sen daha yanımda, ahırın dibindeki o daracık sığınaktayken, sana bir türlü söyleyemediğim duyumlarıma göre en kuzeyimizdeki, en doğumuzdaki tüm köy ve kasabalarda topladıkları Ermenileri, çoğunluğu çocuk ve kadın olan Ermenileri, taş çatlasın atla bizden yarım günlük yol ötede olan Heselm ile Bîrsin köyleri arasından güneybatıya doğru uzanan engebeli ovadan, en güneyimizdeki Arap Çölü’ne, Der Zor’a sürüyorlarmış. Sürgün dediğime bakma sen, söylendiğine göre kıyıma devam ede ede götürüyorlarmış. Yol boyu yaşanacak felaketten kurtulacak olanları da ölüme terk edeceklermiş Allah’ın belası Der Zor’da.”
(Zülküf Kışanak, Ahparik Sarkis Aşağı Mahalle Yok Artık, Belge Yayınları, sayfa 9-10)
Kışanak’ın kitabında bir roman kurgusu içinde karşımıza çıkan bu acı tarih, belgesel bir tarih kitabında ise şu biçimde karşımıza çıkıyor: “Teodik 1916 Nisanı’nda hapishaneden tahliye edildiğinde Ermeni halkının yarısı matem havasına bürünmüştü. Arkadaşlarından birçoğunun yaşamına son verilmişti. Kendisinin geleceği de belirsizdi. Ve kısa bir süre sonra onun hakkında tutuklama emri çıkarıldı. Sokakta yürürken, ölüme giden bir Ermeni kervanıyla, Anadolu’nun ücra köşelerine sürüldü. Bu ağır koşullarda yarı aç ve bitkin düşen Teodik, İzmit vilayetinin Sapanca ilçesine götürüldü ve orada bir fırsatı değerlendirerek İstanbul’a ailesine mektup yazarak, kurtarılmasını istedi. Kendi ağabeyi, Dr. Samuel Han, İran elçiliğinde hekimlik yapmaktaydı. Fakat o da Teodik’in geri dönüşünü sağlayamadı. Çünkü İstanbul’dan Sapanca karakoluna yollanan yazılı bir emirle, Teotik’in İstanbul’a dönmesi engellenmişti. Telgrafla onun ölümünün bildirilmesi talep edilmekteydi. (…) Teodik, Eskişehir, Konya ve Ereğli üzerinden silahlı jandarmaların eşliğinde Kilikya’nın Pozantı/Bozanti ilçesine kadar götürüldü. Bu noktadan sonra, tehcir artık resmiyetini kaybediyordu ve yola çıkarılanlar çetelerin ve hırsızların insafına terk ediliyordu.” (Teodik, 11 Nisan Anıtı, Belge Yayınları, sayfa 26-27)

Teodik bu ölüm yolculuğundan sağ kurtulmayı başarır ve 11 Nisan Anıtı adlı kitabıyla 11 Nisan –bugünkü takvimle 24 Nisan– 1915’de başlayan soykırımda yaşamını yitiren yüzlerce Ermeni aydınının trajik öykülerini anlatır.
Teodik’in kitabının ilk baskısı 1919’da Ermenice yapılır, ikinci baskısı ise şu anda tutuklu bulunan Ragıp Zarakolu’nun özenli çabası ile 2010 yılında Belge Yayınları tarafından Ermenice ve Türkçe olarak yayımlanır.
Doğru ve anlamlı bir gelecek inşa edebilmek için, öncelikle geçmiş ile düzgün bir yüzleşmenin zorunlu olduğu dikkate alındığında, Kışanak ve Teodik gibi birçok başka yazarın yazdıklarından, aktardıklarından öğrenilecek çok şey olduğu da kabul edilecektir.
Ancak 11 Nisan/24 Nisan 1915 Türkiye yönetenleri açısından bir ‘derin tarih’ olduğu için, böyle bir yüzleşmeye meyl etmeyi bırakın, bunu tartışmaya açanlar bile ‘derin’ provokasyonların hedefi haline gelebiliyor.
26 Şubat 2012 günü, Hocalı’da sivil Azerilerin katledilmesinin 20. yıldönümü gerekçe gösterilerek İstanbul Taksim’de gerçekleştirilen eylem buna çarpıcı bir örnek oluşturdu. “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz”, “Bugün Taksim yarın Erivan. Bir gece ansızın gelebiliriz” yazılı dövizlerin taşındığı eylemde, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in de bir konuşma yapması, aslında Ermeni soykırımın tersinden teyidi gibi bir anlama da geliyordu.
Hocalı protestosundaki manzara Türkiye’de devletin ‘derin’ tarafı ile resmi yanı arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu gösteren bir örnek de oluşturdu. Ve bu gerçek, aralarında Mustafa Suphi’nin de bulunduğu TKP’nin kurucu kadrolarının Trabzon’da ölümünün sadece Kahya Yahya ile açıklanamayacağını da gösteren bir gerçektir aynı zamanda.
Aynı gerçek bize şu paragrafı nasıl anlamamız gerektiğini de öğreten bir gerçektir: “Teodik, Eskişehir, Konya ve Ereğli üzerinden silahlı jandarmaların eşliğinde Kilikya’nın Pozantı/Bozanti ilçesine kadar götürüldü. Bu noktadan sonra, tehcir artık resmiyetini kaybediyordu ve yola çıkarılanlar çetelerin ve hırsızların insafına terk ediliyordu.”
Devletin “derin” yanı ile resmi görünen yanı arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir biçimde gösteren bir başka örnek de, tarihimizde ‘6-7 Eylül Olayları’ olarak anılan olaylardır.
Kıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun en önemli gündemlerindendir. Hürriyet gazetesi ‘İstanbul’daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiği’ iddiasına yer verir. Aynı anda, Dışişleri yetkilileri de Londra’da Kıbrıs temaslarına devam etmektedir. O arada Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığına dair yalan haber, önce 6 Eylül 1955 günü radyoda yayımlanır.
Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan MİT üyesi Mithat Perin”in sahibi olduğu DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde 6 Eylül’de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul’da halkı galeyana getirmek üzere dağıtılmıştır.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayrıresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı büyük bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirilir.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapılır. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu’na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başlar.  7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000’den fazla taşınmaz tahrip edilir.
Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Resmi rakamlara göre 30 kişi, gayriresmi rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.
6-7 Eylül olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden olur.
O dönemde Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda şunları söylemişti: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”
Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrencisi Oktay Engin gıyabında mahkûm edilir. Engin, 22 Şubat 1992-18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliği’ne getirilmiştir.
Kıbrıs kaynarken ve Dışişleri yetkililerinin Londra’da temasları sürerken Türkiye’yi yönetenler, Türkiye’de Kıbrıs meselesine dair ‘milli hassasiyeti’ dünyaya duyurmak adına böyle utanç eylemini bizzat Özel Harp Dairesi eliyle tezgâhlamışlardır.
Taksim’de gerçekleştirilen ve İçişleri Bakanı Şahin’in de eşlik ettiği eylem de, benzer bir paralellik taşımaktadır. Fransa’da Anayasa Konseyi’nin gündeminde 1915 Ermeni Soykırımı’nın inkârını suç sayan yasa vardı ve hem Fransa’ya hem de dünya kamuoyuna Türkiye’nin konuyla ilgili ‘hassasiyeti’ bu şekilde iletilmiş oldu.

AYNI FOTOĞRAFLARIN İNSANLARI

Ayrıca İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin böyle bir eylemde, Ogün Samast lehine atılan sloganlar eşliğinde konuşunca, Hrant Dink’in katili Samast ile hatıra fotoğrafı çektiren dönemin Güvenlik Şube Müdürü Yakup Kurtaran’ın, Malatya Emniyet Müdür Yardımcılığı görevine terfi ettirildiğinin ortaya çıkması da, bir ‘şok etkisi’ yaratmadı.
Bakan Şahin ile Kurtaran’ın büyük bir heves ile yer aldıkları fotoğraf karelerinin ortaklığı dikkate alındığında, Kurtaran’ın önünün Şahin döneminde daha da açık olacağını söylemek herhalde abartı olmaz.
Ve Bakan Şahin’in konuştuğu Hocalı protestosunda Ermenilere yönelik olarak kullanılan ‘nefret söylemi’, egemen siyasal kültürdeki Ermeni algısının 1915’teki yerini koruduğunu da gösterdi.
Devlet yetkililerinin konuşmalarında, eylemlerde kullanılan dövizlerde, atılan sloganlarda, gazetelerin haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon spikerlerinin üslubunda değişik vesilelerle bir küfür gibi yeniden üretilen bu düşmanlık söylemi, Hrant Dink’in ifadeleriyle söylersek, Türkiye’nin gelecekteki nesillerini de ‘zehirleyecek’ bir etki yaratmaya devam ediyor.

*BU YAZI EVRENSEL KÜLTÜR DERGİSİ'NİN NİSAN 2012 SAYISINDA YAYIMLANAN ERMENİ 'SORUN'UNU AŞMAK DOSYASI KAPSAMINDA YAZILMIŞTIR

www.evrensel.net