Müzisyen Kemal Dinç: Türkiye’de kimse  kimseyi dinlemiyor

Müzisyen Kemal Dinç: Türkiye’de kimse kimseyi dinlemiyor

Şerif KARATAŞ
İstanbul

İstanbul’da doğan ve ilkokuldan sonra Almanya’ya göç etmek zorunda kalan müzisyen Kemal Dinç, Avrupalı arkadaşlarıyla birlikte müzik çalışmalarını sürdürdü. Müzik lisesi, ardından konservatuar okudu. Şimdilerde ise, Hollanda’da kurucu üyesi olduğu Rotterdam/ Codarts Konservatuarında öğretim görevlisi olarak ders veriyor. Köln Üniversitesinde de eğitmenlik yapıyor. Kendi tasarımı ve ölçüleriyle oluşmuş, üç telli bağlama-kopuz akorduyla misket düzeni ve ek perdeleriyle halk müziğinde saza bir yenilik ortaya koyan Dinç’in yeni albümü ‘Geleneksel Yorumlar’ Kilise akustiğinden canlı kaydedilen albüm, Kalan Müzikten çıktı. Dinç "Türkiye’de sanıyorum kimse kimseyi dinlemiyor”dedi.

Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
1970 İstanbul doğumluyum. ‘80’ne kadar da İstanbul’daydım, sıkıntılıydı o dönemler. Daha sonra Almanya’da işçi olan ailemin yanına gönderildim. Almanya’yı garipsemiştim ilk yıllar. Babamın pek el sürmediği bağlaması vardı. 11-12 yaşlarında bağlamaya merak salmıştım, ve sonraki yıllarda Avrupalı müzisyenlerle çalışmalarım oldu. Bu etkileşimle Klasik gitar çalıştım ve Leipzig şehrinde akademik eğitimimi tamamladım. Sonraki yıllar tekrar bağlama odaklı beste çalışmalarım oldu. “Lir ve Ateş’’ ve “Bağlama için Denemeler’’ adlı çalışmalarım bu dönemde oluşmuştu.

Çocuk yaşta Almanya’ya gittiniz. Türkülerle bağınız nasıl oluştu? 
Çocukluğum TRT radyolarını ve dedemin haftada bir gün dinlemek üzere kurduğu makara sistemli müzik çalarını dinlemekle geçti. Fazla da bir alternatif yoktu. Dinlemek, bir çocuğun ana dili öğrenişi gibi ilk adımdır ve sanıyorum benim için ilk ciddi eğitim, bu dinleme eylemiydi. Yurt dışına gittiğimde ise artık zihnimde olan müziği ifade etmeye başlamıştım. Bir kaç yıl içerisinde ezgileri bağlamayla icra eder olmuştum.

Halk türküleri ticari kaygılarla yorumlanıyor. Bu durum halk türküleri için ne ifade eder? 
Folklorun değişimi için başlangıç Avrupa’da sanayi devrimi, Türkiye’de ise cumhuriyettir.  1. ve 2. Dünya Savaşları sonrası ise tüm düşünce ve sanat formlarında kırılmalar görülüyor. Anadolu halk müzikleri açısından cumhuriyet, ideolojik ve sosyal açıdan önemli etken. Türkçe dışındaki halk müzikleri ya Türk Müziği adı altında sınıflandırılıyor, ya da ötekileştirilerek derleme çalışmaları dışında tutuluyor. Derlenip kaydedilenlerin piyasası oluştuğunda hızla müzik sektörüne eğilimler başlıyor. Tabanı alt sınıf ve kırsal bölge olan halk müziği şehir kültürüyle buluşarak ekonomik alanda yerini alıyor. Bu durum Türkiye’de hâlâ devam ediyor görünse de orta sınıf, medya ve yüksek tüketim arenasında işlevsiz. Türkiye insanında hâlâ kimlik bir sorun iken, dilini konuşamazken elbette folklor tabanda yaşatılmaya çalışılmakta. Böylelikle sanat fazlaca siyasal ibreye endeksli yürütülmekte, yeniliklerle şimdilik rekabet edilememekte.

MÜZİSYEN SESİNİ ENSTRÜMANDA BULMALI

Sizin çaldığınız bağlama üç telli. Farklı bir yapısı ve sesi var. Neden böyle bir bağlamayı tercih ettiniz?
Doğadaki her varlığın sesi nasıl farklı ise, müzik enstrümanının da öyle farklı ve renkli olması doğaldır. Devlet mantığı gütmenin bir faydası yok, her müzisyen sazını özgün ve kendi algılayışı doğrultusunda şekillendirip seslendirebilmeli, yani ne aradığını, ne istediğini sazında bulabilmeli. Tıpkı gelenekte her aşığın kendi üslubu olması gibi. Klasik müzik eğitimi sonrasında içselleştirdiğim tını renklerini bağlamada aramaya koyuldum, birçok yapımcı ustalarla görüştüm. Ancak son usta, görüşlerimi ciddiye almıştı. Böylelikle yeni tarz yapım çalışmalarına başlamış olduk. Bunun fikir ve farklı icra eğilimi doğrultusunda geliştiğini söyleyebilirim.

Son albümünüzü kilisede yorumladınız. Bu  fikri nasıl çıktı ortaya?
Avrupa’da eski yapı ve kilise gibi ibadethaneler müziğe açıktır, ve bir çok müzik kayıtları bu gibi yerlerde icra edilip kaydedilmekte. Bu mekanların gürültülü yaşamdan kopuk, uhrevi, ayrıca akustik açıdan bağlama ve sese uygun olmasını önemsiyorum. Türkiye’de bu gibi yapılar mevcut. Cami, medrese, mağara, kilise gibi yapılarda akustik dinletiler verilebilmeli.

Dinleyiciden nasıl bir tepki aldınız?
Türkiye’de sanıyorum kimse kimseyi dinlemiyor. Ses, duyulmak istenildiği gibi dinleniyor. Algılamada, zarafete ve ayrıntıya yer yok, zaman yok, ayaküstü tüketim. Ya da ben yanlış algılıyorum.

Sizce bunun sebebi ne?
Zaman mı böyle gerektiriyor bilemiyorum. Tuhaf, tutarsız, savruk, ama söz sahibi, hatta iktidar olan bir kitlenin dengesizliği söz konusu. Ayrıntıya, gayriresmiliğe tahammülsüzlük had safhada. Diğer yandan yıkıcı. Açıkçası bütünlüklü bir toplum olmadığından açıklaması zor bir durum sanırım. Yığının bu durumu, birçok alanda işlerin böyle olmasına neden oluyor. Ezilip horlanmışlar arasından hırslı, intikamcı veya mafya modelli söz sahibi olanların para ve güç sahibi olduklarını görebiliyoruz. İş veya sanat sektöründe patron koltukları bu tiplerle dolu. Geldikleri sınıfın neyi ne zaman ve nasıl tüketeceklerini en iyi bu tipler biliyor ve palazlanıyorlar. Çark böyle dönüyor...

‘KENDİNİ YİYEN İNSANLIĞIN TRAJEDİSİDİR’

Arşiv, tarihi mekanları yıkarak yok ediyor. Türkiye’de Bölge’de çatışmalardan dolayı tarihi mekanlar tahrip oluyor. Buna dair neler söyleyeceksiniz?
İnsan insana, insan doğaya, nihayetinde insan kendi yaptıklarına hoyratça yaklaşıyor. Körleşmedir bu. Din dediğimiz, devlet dediğimiz olgu da bu zaten. Kör bir kuyu, insanın içi de kör olunca neyi katlettiğini, neyi yıktığını algılayamıyor bile. Kendi ayağına, kendi parmaklarına yabancılaşan ve kendini yiyen insanlığın trajedisidir bu. İflah olunması güç durum. 

www.evrensel.net