# Bitmeyen siyasi hesaplar

> **Yazar:** Ahmet Yaşaroğlu
> **Yayın Tarihi:** 2026-08-28 00:08:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/99890/bitmeyen-siyasi-hesaplar](https://www.evrensel.net/yazi/99890/bitmeyen-siyasi-hesaplar)

---

“Günlük siyasi hesaplar yerine ülkeyi ve milleti merkeze alan bir anlayışla hareket edildiğinde, Türk demokrasisi her türlü düğümü çözecek kapasite ve olgunluğa ziyadesiyle sahiptir.” Bu sözlerin sahibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Kendi ifadesi ile “Anadolu'nun kapılarının açıldığı şanlı zaferin 955'inci seneidevriyesinde” yani Malazgirt savaşının 955’inci yıl dönümünde bu sözleri Ahlat’ta söylemektedir. Eğer bu sözler; Saray rejiminin Erdoğan’ın siyasi geleceği uğruna “günlük siyasi hesaplar” yapmakla en fazla eleştirildiği bir dönemde söylenmese ve ülkeyi bu siyasi hesaplar uğruna içte demokrasisizliğe, dışta maceralara açık bir döneme mahkum ettiği koşularda sarfedilmeseydi, söylenenler belki farklı bir biçimde değerlendirilebilirdi.


Ülkede demokrasiye benzeyen bir yönetim biçiminin olmadığını, hukukun ve kanunların bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak sözlere göre şekillendiğini, iktidarın altına imza attığı ve öncelikle uygulanacağını söylediği uluslararası hukuk kurallarını ayaklar altına aldığı gerçeği ancak görmezden gelinerek bu sözlerin doğru olduğu ileri sürülebilir. Bu sözler sarf edildiğinde AİHM Kavala’nın serbest bırakılmasına yönelik yeni bir karar almıştı. Saray’ın “hukuk sözcüsü” buna ancak “milli mahkemelerin” karar vereceğini bilmem kaçıncı kez açıklıyor, AİHM’ye “haddini” bildiriyordu. Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay gibi siyasetçiler ise hâlâ içeride tutuluyor. Mahkemeler ise belediye başkanlarına ve çalışanlarına ceza yağdırmakla meşguller.


Saray’ın yargısı elbette bu kadarla yetinmiyor. Artık bir süredir işçiler ve mücadeleci sendikacılar da bu yargının saldırısı altında. Son zamanlarda haklarını arayan Bağımsız Maden-İş Sendikasına üye işçiler baskı altında tutulurken, Sendika Genel Başkanı Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu gözaltına alındılar ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten” tutuklandılar. İşçilerin haklarını araması, mücadeleci sendikacıların onların önüne atılmaları, artık halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek sayılıyor. Haklarını alamayan işçiler mücadeleden ve direnişten başka ne yapacaklardı ki? Üstelik bu örnekler tek değil ve BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen örneğinde olduğu gibi son zamanlarda tek tek patlayan işçi eylemlerine önderlik eden sendikalar ve sendikacıların tepesinde bu tür suçlamalar demoklesin kılıcı gibi sallanıyor. İşçiler sendika konfederasyonlarının duyarsızlığına karşı mücadelelerinde bir yol açmaya çalışıyorlar ve burada da sadece ana muhalefetin değil, mücadeleci sendikacıların da cezalandırılmasında hak, hukuk tanımayan yargının hedefi oluyorlar. Yoğunlaşan baskı ve terör işçi ve emekçileri, ekonomik ve politik hak mücadelelerini birleşmeye ve ortak tutum almaya zorluyor.


Ama Saray rejiminin bütün bu mücadelelere karşı tutumu, onları bölüp, parçalamak, her bir parçayı diğerinden tecrit etmek ve etkisizleştirmektir. Bunun için sadece demagoji, yalan ve yargı kullanılmıyor. Baskı ve zorbalığın her türü devreye sokuluyor ve sınırsız bir biçimde kullanılıyor. Ama bu gerici çabaların içinde bir gerçek artık daha açık ve net görülüyor. O da şu: Bu iktidarın ne ekonomik olarak, ne de siyasi olarak halka verebileceği olumlu hiçbir şey yoktur. Saray rejimi bütün cephaneliklerini bolca kullanıyor. Buna karşın elde ettiği etrafında bir toparlanma ve birlik değil, etrafında daha önce toplanmış olan kitlenin kopuşunun hızlanması, çözülmenin yaygınlaşması, arayışın hızlanmasıdır. Buna karşın Saray rejimi ne saldırılarını şiddetlendirmekten, ne de boş vaatlerden vazgeçmiştir. Bu nedenle gerici hesaplar, bu yönde atılan adımlar tükenmiyor.


Kısaca yeniden vurgulamak gerekiyor: İktidarlar ve politik partiler siyasi hesaplar yapabilirler, bunun mevcut politik anlayışlarla, burjuva politikasının iki yüzlülüğü ile çelişen bir yanı bulunmuyor. Sorun bu politik hesaplar için hukuku ve yasaları keyfince eğip, bükmeye, zaten yeterince gerici olan Anayasa ve yasaları büyük ölçüde rafa kaldırmaya gelip dayanınca ortaya farklı bir politik tablo çıkıyor. Bu tablo hukukun ve yasaların, kabul edilmiş anayasanın egemen olduğu ve uygulandığı bir demokratik ülkeyi resmetmiyor. Aksine siyasi gericiliğin, faşist uygulamaların egemen olduğu ve yaygınlaştığı bir ülkeyi resmediyor. Bu nedenle de “çözüm ve barış süreci” olarak adlandırılan bu sürece yönelik tereddüt ve güvensizlikler üst üste yığılıyor ve dezenformasyon ve spekülasyon politik yaşamın baş köşesine yerleşiyor. Bunlar yoğunlaştığı ölçüde de demokrasi, eşitlik, barış ve ekmek mücadelesinin zorunluluğu ve ülkede yaşayan halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi mücadelesi acilleşiyor, birlikte mücadele mutlaka başarılması gereken bir görev olarak güncel politikanın merkezine yerleşiyor. Yani sorun bunlar her zaman zaten oluyordu denilip, geçilebilecek bir sorun değil ve saldırıların püskürtülebilmesi için mücadele yolunun tereddütsüz ve şartsız tutulması gerekiyor.

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
