# 50 yıllık çocuk emeği sömürüsü

> **Yazar:** Deniz İpek
> **Yayın Tarihi:** 2026-08-22 00:08:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/99859/50-yillik-cocuk-emegi-somurusu](https://www.evrensel.net/yazi/99859/50-yillik-cocuk-emegi-somurusu)

---

1978’de Türkiye İşçi Partisinin demokratikleşme için plan 1978-82 çalışmasında bugün pek hatırlanmayan bir kavram geçiyor: “Çırak işçi okulları.” 5 Temmuz 1977’de çıkarılan 2089 sayılı Çırak, Kalfa ve Ustalık Yasası, çırağı iş yerinde meslek öğrenen kişi olarak tanımlamış, ücretini asgari ücretin yüzde 30’u olarak belirlemişti. Belgede çıraklar ağaç işleri, konfeksiyon atölyeleri, taş ocakları ve tamirhaneler gibi örgütlenmenin ve sigortalılığın düşük olduğu alanlarda yoğunlaştığını; 10-20 yaşındaki çırakların çalışma sürelerinin 13-14 saati bulabildiğini, “pratik ders” adı altında fiilen üretimde çalıştırıldıklarını ve bunun patrona ucuz, hatta kimi durumda ücretsiz işgücü sağladığını yazıyordu. Aynı yıllarda başka bir deney de yürüyordu: OSANOR, okul sanayi ortaklaşa eğitim projesi. Eylül 1978’de Adana, Bursa, İstanbul ve İzmir’deki dört endüstri meslek lisesinde başlayan uygulamada son sınıf öğrencileri bir dönem boyunca işletmelerde çalışıyordu. İş yerleri okul atölyesinin uzantısı kabul ediliyor, öğrenciler haftada yalnız yarım ya da bir gün okula dönüyordu. Genel uygulama 14 hafta sürüyordu.


### Eğitim mi üretime, üretim mi eğitime?




OSANOR’un pedagojik iddiası açıktı: Teori ile pratiği birleştirmek, öğrencinin mesleki becerisini gerçek üretim koşullarında geliştirmek. Fakat aynı belgede patron açısından başka yararlar da sıralanıyordu: Gelecekte işe alacağı elemanı önceden denemek, işe uyum süresini ve maliyetini azaltmak, işçi devrini düşürmek ve eğitim programlarını endüstrinin ihtiyaçlarına göre biçimlendirmek. Çelişki tam burada başlıyor. Üretim ile eğitimi birleştirmek kendi başına sermaye yanlısı bir fikir değildir. Sosyalist pedagojinin politeknik eğitim anlayışı da teori ile pratiğin, bilim ile üretimin birleşmesini savunur. Fakat amacı öğrenciyi belirli bir işyerinin ihtiyacına göre dar bir beceriye hapsetmek değil; üretimin bilimsel ve teknik bilgisini toplumsallaştırmak, çok yönlü insan yetiştirmektir. Bu nedenle temel soru “Öğrenci fabrikaya gitsin mi?” değildir. Üretim eğitimin parçası mı olacak, eğitim üretimin ihtiyaçlarına mı tabi olacak? OSANOR bu yol ayrımının erken örneklerinden biriydi. Üstelik uygulama büyüdükçe patronların daha fazla öğrenci istemeye başladığı, okulların bu talebi karşılayamaz hale geldiği aktarılıyor. Aynı araştırma ücret ve sigortayı sistemin en ciddi sorunları arasında sayıyor; bazı öğrenciler asgari ücret ve sosyal sigortayla çalıştırılırken bazı kamu işyerlerinde hiç ücret ödenmediğini belirtiyor. Yani daha 1978’de iki ayrı yön görünür hale gelmişti: Bir yanda üretim bilgisini eğitimin parçası yapmak, diğer yanda öğrenciyi işletmenin ihtiyaç duyduğu işgücüne yaklaştırmak.


### Terazi patrondan yana ağırlaşırken




24 Ocak kararları ve 12 Eylül’le bu yol ayrımının siyasal ve ekonomik zemini değişti. Yalnız ücretler ve çalışma hayatı değil, sermayenin ihtiyaç duyduğu işgücünün nasıl yetiştirileceği de yeniden şekilleniyordu. Mesleki eğitim giderek bu ihtiyacın karşılanacağı alanlardan biri haline geldi. 1986 tarihli 3308 sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanunu bu dönüşümün önemli eşiklerinden biriydi. Daha önce farklı uygulamalarla kurulan okul-işletme ilişkisi artık yasal ve sürekli bir yapıya kavuştu. İşletmeler beceri eğitiminin doğrudan tarafı olurken, öğrencinin eğitiminin bir bölümü işyerinde yürütülmeye başlandı. Fakat asıl değişim yalnız öğrencinin nerede eğitim gördüğünde değildi. Mesleki eğitimin ne için ve kimin ihtiyacına göre düzenleneceği de değişiyordu. Sonraki yıllarda “nitelikli işgücü”, “işgücü piyasasının ihtiyaçları”, “istihdam edilebilirlik” ve “rekabet” eğitim politikalarının yerleşik kavramlarına dönüştü. Bu yol ayrımında terazi giderek patrondan yana ağırlaştı.


2010’larda buna yeni bir halka eklendi. İşletmelerde mesleki eğitim gören öğrencilerin ücretlerinin bir bölümünün kamu kaynaklarından karşılanmasının önü açıldı. Böylece devlet, işletmelerin ihtiyaç duyduğu işgücünün yetiştirilmesine yalnız eğitim sistemiyle değil, maliyetin bir bölümünü üstlenerek de katılmaya başladı.


### Bir gün okul, dört gün iş; oldu her gün iş




2016’da 6764 sayılı Kanun’la önemli bir eşik daha aşıldı. Çıraklık eğitimi zorunlu eğitim kapsamına alınırken mesleki eğitim merkezleri de mesleki ve teknik ortaöğretim kurumları arasına alındı. Böylece işletmede geçirilen zaman, örgün eğitimin dışında kalan bir çıraklık faaliyeti olmaktan çıkıp eğitimin kendisinin parçası haline geldi. 2021’de ise bunun üzerine ekonomik teşvik mekanizması güçlendirildi: Öğrenci ücretinin devlet tarafından karşılanmasıyla işletmenin maliyeti azaltıldı ve MESEM’in hızla büyümesinin önü açıldı. MESEM’i büyüten düzenlemeler bu birikimin üzerinde yükseldi. Öğrenci haftanın bir günü okulda, dört günü işletmede çalışıyor. 9, 10 ve 11. sınıflarda ödenmesi gereken asgari ücret net asgari ücretin yüzde 30’u; 2026 için yaklaşık 8 bin 430 lira. Bu tutarın tamamı devlet katkısı kapsamında işletmeye geri ödeniyor. MEB’in kendi ifadesiyle amaçlardan biri işletmelerin mali yükünü azaltmak. Böylece çocuk emeği ekonomik krizin içinde iki taraflı bir işleve kavuşuyor. Küçük ve orta ölçekli işletme sahibi düşük maliyetli işgücüne ulaşırken, geçim sıkıntısı yaşayan emekçi ailesi için çocuğun ayda 8 bin 430 lira getirmesi aile bütçesinin bir parçasına dönüşüyor. Çocuk işçiliğini büyüten koşullar böylece aynı zamanda sistemin kabul görmesini sağlayan bir mekanizma üretiyor. İktidar açısından MESEM’in başka bir işlevi de burada ortaya çıkıyor. Yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yoksul ailenin çocuğunu daha erken yaşta üretime sokarak haneye küçük bir gelir sağlıyor; işletmenin maliyetini kamuya yükleyerek patronu destekliyor. Ekonomik krizin yarattığı iki ayrı soruna aynı çocuk üzerinden geçici bir “çözüm” üretiliyor. 1978’de “çırak işçi okulları” tartışılırken sorulan soru bu nedenle hâlâ önümüzde: Pratik eğitim nerede bitiyor, çocuk emeği nerede başlıyor?


### Yarım yüzyılın ölüm bilançosu




1976 SSK verilerinde iş kazaları ve meslek hastalıklarından ölenlerin ortalama yaşı 37’ydi. Ölümlerin yüzde 18.5’i 15-24 yaş arasındaydı. Yarım yüzyılda çalışma yaşamı yaşlandı; SGK verilerine göre 2025’te iş kazası sonucu ölen 4/A’lıların ortalama yaşı 44.6’ya, 15-24 yaş grubunun ölümler içindeki payı yüzde 8.5’e geldi. Ama tablonun en altında çocuklar hâlâ duruyor: SGK verilerine göre 2025’te 14 yaşında 1, 15 yaşında 4, 16 yaşında 7, 17 yaşında 10 çocuk öldü. Yani yalnızca 18 yaşına gelmeden 22 çocuk iş cinayetinde yaşamını yitirdi. Elli yılın sonunda mesele beceri eğitiminin kendisi değil, becerinin kimin ihtiyacına göre ve hangi üretim ilişkileri içinde örgütlendiğidir. Okul ile işletme arasındaki ilişkinin niteliği değişirken çocuk emeğinin üretim içindeki sömürüsü, yeni bir kurumsal biçim kazandı.


Üretimin bilgisini toplumsallaştırmak yerine yoksulluğu çocuk emeğiyle yöneten, işletmenin işgücü ihtiyacını kamu kaynaklarıyla karşılayan bir düzen kurulmuş durumda. MESEM bu düzenin yalnız eğitim modeli değil, aynı zamanda ekonomik krizde tek adam ittifakı için rıza üretme biçimlerinden biri.

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
