Basit gerçekler
İnsan herkesin bildiğini yazmaktan imtina ediyor. Yazının amacı bir farklı görüş ortaya koymak olmalı düşüncesi bende de hep vardı. Yeni bir bakış açısı, akla gelmeyenin dile gelmesi, okuyucuya okuduğuna değer bir bilgi sunma kaygısı bir köşe yazısının olmazsa olmazı. Ülke öyle bir durumda ki ortadaki hakikati hep bir ağızdan dile getirmek vazifelerin en mühimi haline geldi.
Bundan yakınmayı kitlesel hale getirmek manası çıkmasın dilerim. En berbatı her şeyden hep bir ağızdan yakınıp tek bir çare bile önerip uygulayamayan insanlar haline gelmemiz olur.
Başımızın üzerinde üç kılıçla yaşıyoruz. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, halkın dini değerlerini aşağılama, cumhurbaşkanına hakaret.
Halkı kin ve düşmanlığa tahrik boşlukta salınıyor. Bu suçlamadan birileri yargılandığında ortada genelde herhangi bir şeye tahrik olmuş bir halk olmuyor. CİMER’e yazılmış (yazdırılmış?) birkaç şikayet derdeste sebep sayılıyor. Sabaha karşı, kimsenin canını yakmamış birinin evine koçbaşı ile girmek o sokakta yaşayan diğer komşuları hiç mi kin ve düşmanlığa tahrik etmiyor? Nadiren tahrik olmuş kitleler sokağa indiğinde asıl tehlike haline geliyorlar ama bu her nasılsa suç teşkil etmiyor. Yani kimse sormuyor: bu kesimin bu tepkisi doğru mu, orantılı mı, bu kesim gerçekten halkı temsil ediyor mu? Leman dergisindeki bir karikatür üzerinden senelerdir iki metre bile kitlesel yürümenin imkansız kılındığı İstiklal Caddesi’ni “Cenk, silah, şehadet”, “Dişe diş kana kan intikam”, “Ya onlar ölecek ya biz öleceğiz” sloganlarıyla kapatan kitle tahrik olmuş bir halk kesimi çizgisini aşmamış mıydı? Filistin’deki soykırıma karşı çizilen karikatürdeki niyetin iyiliğinin lafı bile edilemedi.
Halkın dini değerlerini aşağılama suçunda yazım hatası var sanki. Halkın Sünni değerlerini korumak üzere inşa edilmiş gibi. Kimliğinde T.C. ibaresi olsa da din hanesi farklı olanı, boş olanı, mezhebi farklı olanı korumak için hiç devreye girmedi. Uğur Kurt cemevinde öldürüldü. Bir camide bir Müslüman öldürülseydi bu ülkede taş taş üzerinde kalır mıydı?
Dini değerlerim aşağılandı şikayetinde bulunanların dini değerlerine hakimiyeti hiç sorgulanıyor mu? Zira mesela yanlış bildiğin bir şeyi bilen biri düzelttiğinde yaşadığın alınganlığın da yasayla korunmaması lazım.
Bilginin önemine inanan her insan gibi açıp bakıyorum kanun maddesine: TCK madde 216/3 diyor ki suçun oluşması için fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması şarttır.
Hem de “İncitici, rahatsız edici, kışkırtıcı olsa dahi eleştiri niteliğindeki düşünce açıklamaları veya sanatsal ifadeler veya bilimsel görüşler, TCK m.216/3’de düzenlenen suçun konusunu oluşturmaz.”
Şimdi böyle bir maddeden kime nasıl ters kelepçe takılabilir?
Resmi veri olmasa da Konda’nın araştırma sonucuna göre ülkede kendisini ateist ya da inançsız diye tanımlayanların oranı yüzde 8. Yaklaşık 6.4 milyon insan eder.
Bu insanlar neden inanmadığını açıklayamayacak mı? “Sizin dininiz harika, kusursuz ve hiçbir sorunu yok ama ben tercih etmedim” mi diyecekler?
Bir dine inanmamak da bir bilgi ve bakış açısı gerektirir. Bunu konuşamayacak mıyız? Okudu ve neye ikna olmadı? Denedi ve neden rahatsız olup reddetti? Bu cümlelerin her biri kutsalı eleştirmek ve halkın dini değerlerini aşağılamak sayılacaksa e o zaman ne oldu bu maddenin kapsayıcılığına? İnanmama hürriyeti nereye gitti?
Cumhurbaşkanına hakaret suçunun kapsamı cumhurbaşkanına güzel vasıf atfetmemek kadar geniş bir kapsama ulaştı. Sair bir yurttaşın bir kamu görevlisiyle arasındaki bağ sevgi ile tanımlanmak zorunda değil. Ve evet Cumhurbaşkanlığı sadece bir kamu görevidir ve dönemseldir.
Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125. maddesi hakaret suçunu düzenler. Cumhurbaşkanına hakaret suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi.
Şimdi bir kişi hem bir parti başkanı hem de cumhurbaşkanı ise kendisine yapılan eleştiri hakaret kapsamında yargılanacaksa bile sözün hangi kimliği üzerinden sarf edildiği önemli değil midir?
Buraya kadar yazdığım her cümleye şu yorum gelebilir: Ooooo hangi ülkede yaşıyorsun, yargı ellerinde, herkes her şeyden yargılanabilir. İktidar yandaşı olmadığı sürece.
İşte bu öngörülü kabule yenilmek oluyor. Otosansürün zirvesi.
İktidar bazı yasalar yokmuş gibi davrandıkça halkın da bu yasalar varmış gibi davranması gerekir. İktidar bazı sözler söylenemezmiş gibi tavır alıyorsa halkın o sözleri hep bir ağızdan söylemesi gerekir. İpin iki ucunu çekiştirmeli ki elde bir doğru olsun.
Deniz Göktaş’ın yaptığı, işinde öngörülü kabule yenilmemekti. Herkes kendi alanında öngörülü kabule yenilmemeye çabalasa şarampole bunca hızlı yuvarlanmazdık. Öngörülü davranmak ile öngörülü kabule yenilmek apayrı. Bu gösteriyi YouTube’a gelir modeline kapalı yüklemek hem Göktaş’ı yıpratmaya çalışacakları laf fırtınasını engelledi hem hepimize unuttuğumuz etik değerleri hatırlattı. Bedel ödemeyi bedelsiz kabullenmek şu rant dünyasında pırıl pırıl parladı.
Basit gerçeklerin anlaşılan o ki unutulmasın diye tekrarlanmaya ihtiyacı var.
Birine faşist derseniz size hakaret davası açabilir. Ancak bir rejimi faşizm olmakla itham ettiğiniz için yargılanıyorsanız bu faşizmin ta kendisidir.
Dokunulmaz kılınan her kutsal, insanlığın ilerlemesinin önünde engel bir dogmadır.
Bir şakaya gülmemek mağduriyet değildir.
Yenilgilerin hası, mizah hepten kaybedildiğinde yaşanır.
Gülmeyi unutan bir halk ne için savaştığını da zor hatırlar.
Şakadan anlamayan nesle aşina olmayı reddedenler ses çıkarsın. Ses çıkarmak sosyal medyada yazmaktan ibaret değil.
İcabında herkes bir gösterinin en sevdiği bölümünü mimiğine kadar ezberleyip her yerde anlatabilir.
Evrensel'i Takip Et