Pamuk ipliğine bağlı hayatlar!
Cüzzam sözlükte, “Deride, sinirlerde ve mukozalarda kronik yaralar, duyu kaybı ve şekil bozuklukları oluşturan bulaşıcı hastalık” olarak geçer. Tıptaki adıyla da “Lepra: Mycobacterium leprae adlı bakterinin yol açtığı, yavaş ilerleyen bir enfeksiyon hastalığı.” Bir dönemler çok da yaygın olan cüzzamın ülkemizde neredeyse yok denilecek kadar azalmasında, AKP iktidarı döneminde yürütülen Ergenekon operasyonları ile hedef alınan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın payı büyüktür. Lepra Derneği ve Lepra Hastanesinin kuruluşuna öncülük eden Türkan Saylan ömrünü cüzzam hastalığı ile mücadeleye ve özellikle kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile kız çocuklarının okumasına adamış, bunun için de hedef alınmıştır. Elbette sadece Türkan Saylan değil, toplum sağlığını önceleyen bütün hekimlerin, hekim örgütlerinin çabası da unutulmamalı cüzzamla mücadelede.
Neden böyle giriş yaptım?
Belki cüzzam hastalık olarak silinip gitti, az sayıda kaldı, ama toplum, cüzzamlı hasta gibi, neresine dokunsan dökülür hale getirildi. Son bir haftada sadece İstanbul’da yaşananlar bile toplumun içine düştüğü çürümüşlüğü, kolay yoldan para kazanmak için bütün ahlaki değerlerin nasıl yitirildiğini, denetimsizliği gözler önüne seriyor. İstanbul’a seyahat için gelen dört kişilik bir aile göz göre göre yaşamdan koparılıyor. Aynı hafta içerisinde İstanbul’un birçok semtinde yediği yemekten, içtiği kahveden yaşamları tehlikeye girenler… Bozuk, çürümüş gıdaları hiç utanmadan vatandaşa yedirenler mi, gıdaların içine kiremit tozundan kimyasal maddelere, zararlı maddeler katanlar mı dersiniz, kendi işini yapması, sporseverlere iyi bir oyun sergilemesi gerekirken yasa dışı bahisle, şikelerle uğraşanlar mı dersiniz…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bugün barış, huzur, istikrar denince akla ilk Türkiye geliyor” diyor ya. İnanmayın. Sokaklar bunu doğrulamıyor. Bugün Türkiye “ucuz ölümler ülkesi” haline getirilmiş durumda. Elde pala üniversite kampüslerinde şiddet saçan faşist çeteler, sokak ortasında çatışmalar, trafikte üstelik küçük çocuğun çığlıklarına aldırmadan aracı kullanana saldıranlar… Ellerinde baston iki ihtiyarın, yolda giderken ağacın altında kendi halindeki kediciği bastonla döverek öldürmeye kalkışmaları… Bütün bu çürümeyi, yozlaşmayı 31 Ekim’deki yazımda “Çürüme nasıl derinleşti” başlığı ile vermiştim. Ama bu tür vakalar öylesine arttı ki, bir kez daha bu konuda yazmak istedim.
***
Yolda yürüyorsun. Belki aldığın maaşı nasıl yetireceğini, belki okula aç gönderdiğin çocuğunu düşünerek gidiyorsun kaldırımdan, bir anda bir bıçağın karnına saplandığını görüyor, acıyla yere düşüyorsun. Kadın şoförsün, yolun hız sınırı 30, kent içindesin, sen de trafiğin seyrine göre 40’larda gidiyorsun ama arkadan, yandan zart zart kornaya basmalar, tacizler durmuyor. Sağdan hızla önüne kıran bir araçtan kafasını çıkaran hödüğün birinin “Araba kullanman şart mı?” diye bağırdığını duyuyorsun, karşılık versen belki çıkıp sana saldıracak, belki silah çekecek, belki bıçaklayacak…
Eskiden yolda giderken biri yanlışlıkla çarpsa hemen özür diler, karşı taraf da bu özrü kabul ederdi. Şimdi bırakın yanlışlıkla çarpmayı ya da özür dilemeyi, yürürken bile can güvenliğin yok. Ne yolda güvendesin, ne gittiğin otelde, ne yediğin yemekte…
***
Bu çıldırmışlıktan, şiddet sarmalından en çok da kadınlar ve çocuklar zarar görüyor, yaşamdan kopartılıyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü yaklaşırken, kadınlar yine sokağa çıkıp, “Yaşamak istiyoruz” diyecekler. En yakınlarındaki ya da sokakta hiç tanımadıkları erkekler tarafından yaşamları ellerinden alınan kadınlar… Elbette kadın cinayetleri de toplumdaki bu cinnet hali de durup dururken çoğalmadı. AKP iktidarının “dindar, kindar nesil” söylemi ve politikalarıyla 23 yılda örüldü bu sistem; 12 Eylül faşist darbesinin katkısını da unutmadan…
Kadın cinayetlerinin son dönemdeki en çarpıcı örneği Rojin Kabaiş. Van Yüzüncü Yıl Üniversite Öğrencisi Rojin’in cansız bedeni bulunduğunda, olayı hızla kapatmaya, “intihar” olarak göstermeye çalıştılar. Ama baba bilmez mi kızının intihar etmeyeceğini. Baba Nizamettin Kabaiş’in bir yılı aşkın süren yorulmak bilmez mücadelesi sayesinde gerçekler su yüzüne çıktı: Adli tıp kurumu raporunda Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA tespit edildi! Babanın, ailenin, kadınların çabalarına rağmen hâlâ bir ilerleme yok ama. Kadınlar “#RojinKabaişeNeOldu” diye sormaya devam ediyor, sürecin takipçisi olduklarını söylüyorlar.
2025 yılının ilk 10 ayında, erkekler tarafından en az 317 kadın yaşamdan kopartıldı. İlk 6 ayda 9 kadın, canlarını koruması gereken koruma kararları varken öldürüldü. Bunlar, devletin kadınları korumadığının koskoca kanıtları…
Bu 25 Kasım’da da kadınlar bir kez daha “İstanbul Sözleşmesi ve 6284 eksiksiz ve etkin şekilde uygulanmalı, bağımsız izleme mekanizmaları kurulmalı, şiddet faili erkeklere uygulanan iyi hal indirimi ve cezasızlıktan vazgeçilmeli”, “Kadınlar birlikte güçlü” diyecek, şiddeti ören bu erkek egemen sisteme karşı bir kez daha seslerini yükseltecekler.
Evrensel'i Takip Et