İki yarımdan damıtılmış hallerimiz: Diyarbakır


12 Temmuz 2011 08:41

Bir bütünün iki yarısından süzülegelen anlam elma bahsinde evrenselleşir. Bilirsiniz; paylaşım anlarının eşitlikçi, dost hali yerelimizde elma ve simitle anıla gelmiştir. Ama imgede ibre her daim elmadan yanadır. Hatırlatmak istediğim Adem ve Havva’dan ziyade “bir elmanın iki yarısı olabilme” halleridir.

Hakça paylaşımda araya bıçak girer, olur elmanın iki yarısı; dostça paylaşımda an gelir elle böleriz, bölüşülür niyetten bağımsız simidin kopan yarısı, değil mi?   

Diyarbakır’dayım; Google arama motorunda elim iki sözcüğe uzanıyor: “iki yarısı”. Çıkan yüzlerce sonucun ekseriyeti elma ile başlıyor; nadiren araya ‘simit’ ve ‘beyin’ giriyor; nihayetinde bitime yakın Türkler ve Kürtler.

Ah o beyin; doğadaki görsel simetri harikası. Görünüşte eşit işlevsellikte farklı iki yarı: sağ ve sol beyin. Mantık, matematik, analiz, konuşma, yazma, listeleme gibi fonksiyonlar beynin sol lobunda vücut buluyor. Hayâl gücü, renk, şekil, ritim, bütünü görme gibi fonksiyonlar ise beynin sağ lobu olmadan mümkün değil. Ama beynin her iki yarısını eşit ya da tamamlayıcı olarak kullanmak o kadar da kolay değil; çocuklar hariç. Uzmanlar tercih edilen resmi eğitim sisteminin bunu geliştirmek yerine tam tersine örselediğini söylüyor. Kimi zaman da beynin iki yarısını eşit kullanma arzusuna yasalar engel olmakta. Sözgelimi Kürtlerin beyinlerinin hangi kısmını hangi oranda kullanabileceğine hala yasalar karar vermek istiyor. Bir anlamda uzuv cezasının sadece Şeriat yasalarını uygulayan ülkelerle sınırlı olmadığını söyleyebiliriz.

Bu bilgi ışığında Diyarbakır’da çalışan çocukları gözlemliyorum; ama beynimin iki yarısını onlar kadar iyi kullanabildiğimi sanmıyorum. Onlar resmi eğitim sisteminin dışında kalmış ama bir o kadar da hayatın kıyısında erişkinleşmiş çöp toplayıcı çocuklar. Balıkçılarbaşın’da bir bankta akşamüstü: Meyan kökü şerbetçileri, soyulmuş acur satıcıları ve diğerleri. Derken üç çocuk çöp toplayıcı çıkageliyor; kasası telisten el arabaları tıka basa mukavva dolu. Soyulmuş acur satıcısı ile kısa bir göz teması sonrası elleri kabuklara uzanıyor; içimden ‘afiyet olsun’ diyorum. Keyifleri yerinde; iştahları bana da bulaşıyor, yerimden kalkıp acur alıyorum; hiç konuşmadan ve kıyısında acıma/acındırma olmaksızın bir bütünü paylaşıyoruz.

Yollar temiz, yollar hareketli. Banka geri dönüyorum; aydınlatma direğinde seçimden arta kalmış sarı, kırmızı, yeşil renkler ışıkla hareketleniyor.

Az ötede bir başka satıcı el arabasında elmaları ile çıkageliyor. Hani muzdan önceki yıllarda hasta ziyaretlerinin vazgeçilmezi. Biliyorum ki Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş hasta; tedavi ümidi ülke dışı yasağı ile engelleniyor. Hasta ve tedavisi yasaklı. Ona hangi elmayı alsam?

Ah o elmalar; an geldi cennetten kovdurdu; gün oldu Paris’in eliden göğe uçup Truva’da bir savaşa dönüştü, yıkımıyla  insanlığa yeni bir imge bıraktı: “Truva Atı”. Ve Kürt açılımının Truva atına dönüşmüş hali tutuklu belediye başkanları ile sonuçlandı.

Dedim ya Abdullah Demirbaş hasta.

Her ne kadar Diyarbakır’da siyaset iklimi 1919 tarihli Amasya  Genelgesi ile müzakere sürecini hala devam ettirse de sokakları Amasya elmasını çağrıştırıyor. İnanmazsanız Vikipedi ansiklopedisine bakın: “Amasya elmasının bir tarafı sarı ile yeşil diğer tarafı ise kırmızımsı renktedir.”

Denebilir ki tesadüf değildi Kürt kökeni de anılan Diyarbakırlı Ziya Gökalp’in elma seçiminde de Türkçülüğe evrilmesi. Onun tercihi daha 1914’te kitabına adını vermişti: “Kızıl Elma”.


Okul kantinleri: Elma hamburgere karşı

Bugün lafı elmalardan açınca Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarının son uygulamasını anmadan olmaz. Gazete haberlerine bakılırsa artık okul kantinlerinde elma dahil tane ile meyve satılma zorunluluğu geliyormuş. Güzel ama gecikmiş bir uygulama. Hamburger, cips, kolalı içecekler ise obezite yani aşırı kilo müsebbipleri olarak yasaklı listesinde.
Geçmiş yazılarımdan birisinin başlığı “Kantine Kapatılmak” idi. İsterseniz o yazımı kısmen yeniden paylaşalım:
“Günümüzde ülke dinamiklerinin sağlık ile insana bakışının ipuçlarını yakalayabilmek için hastane, hapishane, okul ve kışla üzerinden kantin değerlendirmelere gereksinim var. Buna Michael Foucault boşuna yazmadı “Büyük Kapatılmayı” da diyebiliriz.
Eskiler “can boğazdan gelir” derlerdi; şimdilerde de buna pek itiraz eden yok. Peki; bir okul, hastane, hapishane veya askeri birliğin kantinine hiç dikkat ettiniz mi? Aslında buralarda ne yenip içildiği, satışta neyin hedeflendiği, ücretlerin makuliyeti sistem hakkında çokça fikir verir.
“Çocukların tanımı ile janjanlı paketlerde abur cubur en popüler kantin ürünleri. Oysa hatırlamakta yarar var; ülkemizde obezite yani aşırı kilo ve şeker hastalığı görülme sıklığı tahmininizin de ötesinde hızla artıyor.
Peki, okul kantinlerini kimler işletir? Geçmişte okul aile birlikleriyken işleten şimdinin kurallarını ihale belirliyor. En fazla parayı ödeyen patronu oluyor çocukların açlık hissinin. Yani kârlı ürünler çocuklar için kışkırtılıyor. Oysa bir başka ülke Finlandiya meseleye farklı bakıyor. On yıllar öncesinde Avrupa’da erken yaşta kalp krizinden ölümlerin en fazla kendi ülkelerinde olduğunu fark edince bir proje başlatıyorlar. Ölümlerin en sık görüldüğü şehirde özel kantinleri kapatıyorlar; devlet lise dahil tüm okullarda ücretsiz ve sağlıklı yemek dağıtmaya başlıyor. İşte o şehirde bu anlamlı çaba meyvesini daha uzun bir yaşam olarak verince şimdi okullarda devlet eli ile dağıtılan ücretsiz ve sağlıklı yemek organizasyonu tüm ülke için kurgulanıyor.
Finlandiya’daki uygulamanın bizim ülkemiz için de elzem olduğu kanaatindeyim. Ama o zamana kadar hiç olmazsa sağlıksız hazır gıdaların kantinlerde yasaklanması; daha da önemlisi tane ile taze meyve, keçiboynuzu, iğde, kuru üzüm ve incir gibi ürünlerin satılmasının zorunlu hale getirilmesi gerekiyor.
Çocuk Bayramı’nın müsamereye dönüştürüldüğü bir ülkede çocuk haklarını belki de kantinlerden başlatmak gerekiyor. Zorla eğiten, sekiz yıla el koyan devletin anasının evinden ve dilinden devraldığı çocuklara kantinler üzerinden dayattığı sağlıksız yaşamda sorumluluğu var. Gelecekte daha fazla çocuk okul kantinleri üzerinden obez, şeker hastası veya kalp hastası olacaksa sormak gerekir bu nasıl eğitim diye. Unutmayalım ki okul yıllarıdır insana şekil veren. Ve olumsuz yeme davranış biçimlerinin oluşmasında yani fast food kültürünün benimsenmesinde okul kantinleri büyük vebal altındadır.”

evrensel.net
www.evrensel.net