Endüstriyel futbol gerçeği


09 Temmuz 2011 08:27

Özel televizyonların ilk çıktığı dönemde bir kanal Amerikan Güreşi karşılaşmaları yayınlardı. ABD’de milyonlar tarafından takip edilen, renkli kıyafetler giyen iri yarı güreşçilerin yeri geldiğinde ringin köşelerine çıkıp birbirlerinin üzerine atladığı, rakibe zarar verme konusunda sınır tanımayan bu karşılaşmalara televizyonda denk geldikçe göz atardım. Ta ki bu karşılaşmaların önceden kurgulandığını öğreninceye kadar. Karşılaşmayı hangi güreşçinin kazanacağının da ötesinde, her hareket bir dans gibi önceden tasarlanmıştı. Oyuncunun rakibe nerede nasıl vuracağından, rakibin darbesini alan güreşçinin ne yapacağına kadar. Burada akla ilk gelen soru şuydu: Her şeyin önceden kurgulandığı bir karşılaşmayı kim, neden izlerdi? Yıllar sonra okuduğum bir röportajda yetkililerden biri müsabakaların bir film gibi düşünülmesi gerektiğini, sadece film ekibi tarafından sonu bilinen filmlerin izleyici açısından her zaman sürprize açık oluğunu söylemekteydi. Kendi içerisinde bir tutarlılık taşımakla birlikte açıklama benim gibi sporun her türlüsüne meraklı bir adamı dahi tatmin etmemiş, bir daha hiç Amerikan güreşi seyretmemiştim.
Şimdi anlaşılan o ki, ülkece gözbebeğimiz futbolda da durum pek farklı değilmiş.
Ne bekliyordun diyebilirsiniz. Elbette rakip takım şampiyon olduğunda sıkça başvurduğumuz bir açıklamaydı şike. Kendi takımımıza ise pek konduramasak dahi acaba sorusu kafamızda bir yerlerde dolaşırdı. Ne var ki, ligin neredeyse son iki ayının önceden kurgulanmış olması, tümüyle komplo teorileriyle düşünmeye yatkın ülkemiz insanını dahi hayrete düşürecek boyutta.
Karıncaezmezlerin, Bodurilerin, Aslan Nihatların, Metin Oktayların günleri çok geride kaldı. Bugünün naklen yayın, sponsor gelirleri, taraftar ürünleri vs. dahil edildiğinde toplamda 820 milyon dolara varan bir futbol pastasından bahsediliyor. Burada özellikle son dönemde hızla büyüyerek toplam büyüklüğü yıllık 8 milyar doları aşan bahis piyasası dikkat çekiyor. Bu rakamın sadece Spor-Toto tarafından denetlenen resmi bahis piyasasını kapsadığını da ekleyelim. Sırf geçtiğimiz sezonun ilk yarısında oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçından elde edilen ciro 38 milyon TL civarında. Yani, skoru önceden bağlanan maçlar manipülatörlere milyonlarca lira kazandırabiliyor. Durum böyle olunca, futbol her türlü çetenin üzerine çöreklendiği dev bir rant kapısı haline geliyor.   
Futbol müsabakalarının sonuçlarının önceden belirlenmesi ile elde edilebilecek kazanç burada da kalmıyor. Bugün Türk futbolunun 4 büyük kulübü borsaya da kote olmuş durumda. Son hafta içerisinde yaklaşık yüzde 30 değer yitiren Fenerbahçe’nin borsaya açık şirketinin piyasa değeri halen 1.1 milyar TL, Galatasaray’ın değeri 750 milyon TL, Beşiktaş ve Trabzonspor’un değerleri ise sırasıyla 387 milyon ve 525 milyon TL dolayında. Sportif başarılar veya başarısızlıklar karşısında, kulüp gelirlerindeki değişimden bağımsız sert hareketler yapabilen bu hisse senetleri yatırımcısına büyük spekülatif kazanç olanakları sunuyor. Örneğin Fenerbahçe’nin piyasa değeri sezon sonuna doğru şampiyonluk beklentisi ile 2 milyar TL’nin üzerine tırmanmış, yatırımcılarına yüzde yüze varan kârlar bırakmıştı. Buradan da görüldüğü gibi satın alındığı iddia edilen 5-10  maçın getirebileceği kazanç ortada dolaşan hesapların çok daha üzerine çıkıp, 100 milyonlarca lirayı bulabiliyor. Pasta büyüdükçe futbolun üzerinde dolaşan akbabalar da çoğalıyor. Para söz konusu olduğunda taraftarların sorgulamaksızın sadakatle bağlandığı renkler birbirine karışıyor. Farklı renklerin öne çıkmış temsilcileri büyüyen pastadan yasal veya yasa dışı daha büyük pay kapabilmek için yan yana gelebiliyor.   
Futbol endüstrisini var eden (ve aslında diğer endüstrilerden de farlılaştıran) temel unsur taraftarlık müessesesi. Her ne kadar, futbol otoriteleri yaptıkları her analize profesyonellik kavramını ön plana çıkararak başlasa da, futbolu var eden taraftarlık kavramının bizzat kendisi piyasa mantığı ile çelişir. Tüketici beğenmediği malı almaz, bir diğerine yönelir. Taraftar ise alternatifsizdir. Bir gün öptüğü formayı ertesi gün yerden yere vuran futbolcu, fırsatını bulduğunda bilet fiyatlarını 3’e 5’e katlayan yönetici yaptığını profesyonellik ile açıklar, ama iş taraftara geldiğinde başarısızlık karşısında destek bekler. Ne var ki, piyasada müşteri ile satıcı arasındaki bağ böyle kurulmaz. Yemekten zehirlendiğiniz bir lokantada aşçı sizden moralini bozma, bir daha ki sefere daha iyisini yaparsın demenizi beklemez. Taraftarın dünyasını başına yıkan yönetici, oyuncu ise taraftar homurdandığı anda “gerçek taraftar...” ile başlayan nutuklarla taraftarın görevinin koşulsuz destek olduğunu hatırlatır. Çünkü, taraftarlık sebepsiz bir bağlılıktır, önüne konulan yemeği sevsen de sevmesen de yemektir. Zehirlendiğin lokantaya, bir kez, bir kez daha gitmektir.  
Ama bugün durum farklı. Artık görüyoruz ki, önümüze konulan yemeği biz yemeye devam ettikçe futbola dair bizi ona bağlayan ne varsa bir bir yitip gidecek.

evrensel.net
www.evrensel.net