Çığlık meselesi


09 Temmuz 2011 06:04

Kirvem,

Malum olduğu üzere şu kırtıpil, şu kavanoz dipli “yalan dünya”ya, kimilerimiz gagasından asılmış bir bez parçası içinde uzun bacaklı leylekler tarafından getirilirken, kimilerimiz tam teşekküllü hastanelerdeki kişiye özel, konforlu odalarda profesör doktorların himayesinde “El bebek gül bebek” tarzında, kimilerimiz de kışları kardan, ilkbaharda selden, heyelandan yolu kapanan “cennet vatan”ımızın bir köşesindeki “Gözden ırak gönülden ırak” bir “mezra”sında erkek ya da dişi, ama eninde sonunda bunu yapan “iki kişi”nin “imalat”ı olarak yalın ayak, başı kabak “cee!” deriz.

Tanrının lütfünün yanı sıra, O’nun dillere destan yüce “adalet”inden daha ilk günden itibaren kısmetimize düşen “kader”imize ister istemez boyun eğip, keza yine O’nun alnımıza kazıdığı alın yazımız doğrultusunda ister istemez harfiyen yaşayıp, daha sonra da günün veya gecenin bir vaktinde “meçhul”e doğru yelken açıp gideriz…

Şu cavalacoz alemde kimilerimiz henüz analarımızın karnında, kimilerimiz daha doğar doğmaz, bir kısmımız bebekken yakamıza yapışan sürüsüne lanet çeşitli hastalıklar yüzünden şıpınişi ölüp giderken, daha sonraları gerek Hipokrat yemini etmiş doktorlar, gerekse zaman içinde kocakarı ilaçlarının yerini alan envai türlü aşılar ve antibiyotiklerle birlikte, ayrıca giderek gelişen ameliyat teknikleri sonucunda kimilerimizin karaciğeri başkalarına, kaza sonucunda veya “Ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahane” babında “mevta” olup son yolculuğuna çıkanlardan bazılarının işkembeleri “transplantasyon” denen “gavur icadı” yöntemleriyle bir diğerine aktarılıp, böylece ortalama “yaşam yaşı”nın giderek uzatılmaya çalışılması, bu uğurda sarf edilen çabaların hepsi “insanlık adına” gerçekten de hem “onur” hem de “gurur” verici ama, öte taraftan da yampiri ekseni etrafında fırıldak misali dur durak demeden ezelden beri dönen şu bizim köhnemiş, şu bizim yaşlı, şu bizim moruklayıp kamburu çıkmış gezegenimizde öteden beri insanların birbirlerinin başına ördükleri “çorap”lara, birbirlerinin başına geçirdikleri “çuval”lara, birilerinin ötekilere, ötekilerin berikilere zorla dayatıp “reva” gördükleri bilumum “muamele”lere bakılırsa, görünen o ki, insan olarak zaman tünelinden akıp gelen “tarih”imiz, bu uğurdaki “çetele”miz, ne yazık ki içgüveysinden bi gıdım hallice!..

Kirvem, yukarıda kara tren misali uzayıp giden bu lafları, bu “girizgah”ı getirip getirip eninde sonunda nereye bağlayacağımı merak ediyorsan hemen belirteyim ki, bana bu satırları yazdıran şey; sadece ve sadece bir “vatandaş”ımızın, daha da doğrusu bir “insan”ın hayati önem arz eden hastalığı nedeniyle tabiplerden “derman” umup çare ararken, buna engel olan “çağdışı” bir zihniyet karşısında feveran eden çığlığı!

Önce bu çığlığa kulak verip özetle aktaralım:
“KCK davasında tutuklu yargılanırken sağlık koşulları gerekçe gösterilerek tahliye edilen Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Çapa Tıp Fakültesinden aldığı ‘ABD’de tedavi umudu var’ raporu üzerine zaman geçirmeden Minesota’daki genel dahiliye bölümüne yatması önerildi. Ancak hakkındaki yurt dışı yasağı nedeniyle vize alamayan Demirbaş şunları söyledi; ‘ABD’nin dışında Belçika’da da tedavi için umut ışığı var. Kullandığım ilaç çok hassas. Yani az alınca pıhtılaşma, çok alınınca da kanamaya neden oluyor.Yani her iki durumda da sonuç ölüm. ABD’de sözü edilen ilaç için genetik testler yapılıyor. Mahkemeler tedavi olmama izin vermiyor. Ortada raporlar var. İnsan sağlığı önemlidir. Bu sağlık problemi dikkate alınmalıdır. Bütün ilgilileri duyarlığa davet ediyorum. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de çözüm için devreye girmesini rica ediyorum.”

Kirvem, senin de bildiğin gibi KCK davasından tutuklu yargılanan, çoğu da yerel yöneticilerden oluşan binlerce “kart-kurt” kökenli insanımız var, hatta kendi ana dilleri Kürtçeyle savunma yapmak istedikleri için, buna hem engel olunan, dahası da “bilinmeyen dil” kategorisinde nitelenen garip bir “adalet” zihniyetini, bu zihniyetin “hukuksal çıkmaz”ını bir tarafa bırakırsak, öte taraftan sırf kör bir inatla, ya da aynı kapıya çıkan anlamsız, “bürokratik” bir engel nedeniyle her an ölümle baş başa kalabileceği tam teşekküllü hastane raporlarıyla kanıtlanmış bir insanımızın, bir “yurttaş”ımızın deyim yerindeyse göz göre göre “kader”ine terk edilmesi her şeyden önce “Yaşam hakkı kutsaldır” evrensel değer yargılarına ters düştüğüne göre, o zaman bu “çığlığa” kulaklarımızı tıkamak ne denli “vicdan”i bir yaklaşımdır acaba?

Sözün bittiği bu yerde, elindeki “yetki”ye dayanan Cumhurbaşkanı Gül’ün, kendi “adaş”ının bu çığlığına olumlu bir yanıt vermesi, özüme kalırsa sadece vicdani değil, aynı zamanda da makamının gereğidir…

evrensel.net
www.evrensel.net