Sosyal politika çözüm mü tuzak mı?


08 Temmuz 2011 03:21

1980’li yıllardan bu yana en azından siyaset alanında soyut bir kavram olmanın ötesine geçemeyen sosyal politika, 12 Haziran seçim sürecinde yeniden gündeme gelmiştir. Farklı kesimlerin farklı anlamlar atfettiği sosyal politikayı bugünün koşullarında değerlendirmek için ortaya çıkış koşullarına kısaca göz atmak gerekli hale gelmektedir.  

Sanayi devrimi ve onu izleyen burjuva devrimlerinin sonucunda egemen hale gelen burjuva (liberal) devlet anlayışı, bir taraftan kuralsız (esnek) çalışma düzeni içerisinde sermayeye emeği sınırsız bir biçimde sömürme olanağı sağlarken diğer taraftan da feodal düzenin geleneksel sosyal güvence sistemini yıkmıştır. Böylece emeğinden başka hiçbir gelir (yaşam) kaynağı olmayan milyonlarca çocuk, kadın ve erkek en vahşi koşullar içerisinde çalışmaya ve yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Ancak bu mahkûmiyet uzun sürmemiş, 19. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde emekçiler içinde bulundukları vahşi sömürü koşullarına karşı sınıf bilinci içerisinde mücadeleye girişmişlerdir. Kapitalist sistemi tehdit edecek boyutlara ulaşan bu mücadeleler burjuva iktidarlarını başta sosyal güvenlik alanında olmak üzere bir takım tavizler vermeye zorlamıştır (burjuvazinin tavizleri, işçi sınıfının kazanılmış haklarıdır).

İşçi sınıfı mücadelesinin devrimci tutumunu sürdürmesi üzerine burjuvazi, işçi sınıfını bu tutumundan uzaklaştırıp, kapitalizmle uyumlaştıracak bir çizgiye çekmek üzere işçi sınıfıyla uzlaşma politikası izlemiştir. Burjuvazinin işçi sınıfını sistemle uyumlaştırmak üzere izlediği uzlaşmacı politikaların en başında geleni sosyal politikalardır. Burjuvazinin sosyal politika uygulamalarıyla işçi sınıfını devrimci tutumundan uzaklaştırma stratejisi 20. yüzyıl başlarında önemli ölçüde başarıya ulaşmıştır. Sosyal demokrat hareketin Marksizm’den uzaklaşması ve sendikaların toplu pazarlık sistemi içerisinde sermayeyle uzlaşmasının da burjuvazinin bu başarısında önemli rolü olmuştur.

20. yüzyılın ilk çeyreğiyle birlikte gelişmeye başlayan fordist üretim sisteminin düzenli (standart) çalışma ilişkileri; 1929 krizi sonrasında zorunluluk haline gelen talep yönlü politikalar ve II. Dünya Savaşı sonrasında sosyal/refah devleti uygulamaları sosyal politikaları sadece işçi sınıfıyla uzlaşının bir aracı olmaktan çıkartıp, kapitalizmin krizden çıkma/gelişme stratejisi haline getirmiştir. 1970’lerde kapitalizmin yeniden krize girmesi ve benimsenen neoliberal politikalarla birlikte bu strateji sona ermiş ve sosyal politikalarla sağlanan haklar kapitalist gelişimin önündeki en büyük engel olarak görülmeye başlamıştır.

Bu dönemde sosyal politikanın sınıflar arası uzlaşının bir aracı olarak kullanılmasına da artık ihtiyaç duyulmamıştır. Zira işçi sınıfının örgütlü olduğu sendikalar ve sosyal demokrat partiler sistemle nerdeyse tamamen bütünleşmiş ve bir tehdit unsuru olmaktan uzaklaşmıştır. Sendikaların ve sosyal demokrat partilerinin kendilerini temsil etmediğini/edemediğini gören emekçi kesimler örgütlenmeden uzaklaşmış ve yalnızlaşmıştır. Bu süreçte sosyal politikalar kapsamında elde edilen kazanımlar hızla aşınmaya başlamış, sosyal politika, kapitalist üretimin ortaya çıkarttığı çelişkileri tamamen göz ardı ederek sadece yoksulluğu sürdürülebilir kılmaya yönelik bir anlayış çerçevesinde ele alınmaya başlanmıştır. Dolayısıyla kapitalizmin içinde bulunduğu koşullarda sosyal politikaların emekçi kesimler için hiçbir işlevselliği diğer bir ifadeyle inandırıcılığı kalmamıştır.    

Bunun en yakın örneği CHP’nin 12 Haziran seçimlerinde aldığı sonuçta görülmüştür. CHP, sosyal demokrat bir partinin barındırdığı tüm çelişkileri sergilediği bu seçim sürecinde kapitalist üretim sisteminin çelişkilerini göz ardı ederek sosyal politikaları -kendince- öne çıkartmasına rağmen emekçilerin güvenine mazhar olamamıştır. Diğer birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de emekçiler, sorunun kökenini yani kapitalist üretimin yarattığı eşitsizlikleri, sömürüyü görmezden gelen bir siyasi anlayışın sorunlarını çözemeyeceğini çok iyi bilmektedir. Seçim barajı nedeniyle sorunların çözümü olacak partilere de oy veremeyen emekçiler, “madem çözümü üreten parti yok hiç olmazsa istikrar sürsün” anlayışıyla AKP’nin oylarını yüzde 50’lere taşımıştır.

Sosyal politika, yeni türettiği Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığından türetilmiştir) sayesinde AKP’nin literatürüne de girmiştir. AKP’nin sosyal politika adını taşıyan bir bakanlık kurması, sosyal politika kavramının kullanımı açısından çok da sorunlu değildir. Tarihsel süreçte burjuva iktidarları gibi AKP de uyguladığı politikalarla ezmiş olduğu kesimlerle bir uzlaşı sağlamak için yeni türettiği bakanlıkta sosyal politika kavramını kullanmayı tercih etmiştir. Burada sorunlu olan AKP’nin -tarihsel süreçteki gibi- uzlaşı aradığı kesimin işçi sınıfı değil, ondan ayrıştırılmaya çalışılan yoksullar olmasıdır. Zira ücretli emekçiler için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, ücretle çalışma olanağı bulamayan yoksul kesimler için ise Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı uygun görülmüştür. Böylece AKP, sosyal politika kavramını –Dünya Bankası, AB gibi uluslararası kurumların politikalarına da uygun olarak- kapitalist üretim sisteminin öncesine yani feodal toplum düzenindeki yoksullukla mücadele anlayışına tekabül ettirmiştir.    

Sözün özü: Hangi anlam atfedilirse atfedilsin bugün için sosyal politikaların kapitalizmin yaratmış olduğu tahribata çözüm olma şansı yoktur. Çözüm ancak geçmişte düşülen tuzaklara (sosyal politika gibi) yeniden düşmeden emekçi kesimlerin içinde bulundukları sorunların özüne yani kapitalizme karşı sınıfsal bir bilinçle  tutum alabilmesiyle mümkün olabilir

evrensel.net
www.evrensel.net