Remzi İnanç’la Müze Evi’nde


04 Temmuz 2011 08:24

Bundan birkaç ay önce, eşimin rahatsızlığı yüzünden bir süreliğine Ankara’ya gitmek zorunda kaldım. Çok kısıtlı ziyaret saatlerinin dışında günümün büyük bir bölümü boştu.
Çok uzun aralıklarla gittiğim Ankara’da, özellikle iki dostumu görmek istiyordum, yıllarca karşılaşmadığım. Biri Toplum Yayınevi Sahibi Remzi İnanç, öteki de Bilim ve Sosyalizm Yayınları Sahibi Süleyman Ege’ydi. Ama ikisinin de adresini bilmiyordum.
Sıhhiye’deki Zafer Çarşısı geldi aklıma. Oraya gittim, oğlumla. Vitrinlerden içeri bakarak, yaşı benimkine denk düşen ve büyük bir olasılıkla Remzi İnanç’ı, Toplum Yayınevini tanıyan, bilen birini aramaya başladım. Sonunda buldum.
Evindeydi Remzi Ağabey. Birkaç saat konuştuk, dertleştik. 1960’lara, 1970’lere gittik.
Evi bana göre, küçük çapta bir müze gibiydi. Ağırlığını kitapların, dergilerin oluşturduğu her tarafını tabloların ve başka şeylerin kapladığı bir Müze Ev.
Hiçbir şeyi atmamış, saklamış Remzi Ağabey. Bu konuda bana hoş bir sürpriz de yaptı. 1970’te, Nesrin’le evlenirken, nikah töreninde davetlilere dağıtılmak üzere özel bir kitapçık hazırlamıştım. Onu bana gösterdi, saklamış.
Remzi Ağabey’e sormayı düşündüm, “Ağabey, siz yemeği falan nerede yiyorsunuz?” diye. Çünkü odalarındaki masaların üstleri de yazdığı, yazmak üzere olduğu ya da yazacağı, hazırlayacağı yazılarla, kitaplarla ilgili notlarla ve başka şeylerle doluydu.
Evet, tam bir Müze Ev’di bana göre, her yeri kaplayan ve tıka basa dolu olan raflarıyla, her şeyiyle.
Aynı günün akşamı, bir sivil toplum kuruluşunun lokalinde buluştuk. Taaa 1950’lerden dostum Tuncer Uçarol’un bir söyleşisi vardı. Tuncer’i de görmek bir hoş oldu doğrusu.
Remzi Ağabey iki kitabını imzaladı bana. “Gün Gördüm Yüzler Gördüm” (Papirüs Y., 1998) ve “Kar Altında Güller Var” (Papirüs Y., 2002) İkisi de anılarından oluşmuştu.
Ankara’da kaldığım sürece, dönerken de, İzmir’de de okudum. Aslında bir solukta bitirilecek kitaplardı. Ama hangi bölüme başlarsam, okurken bu kez ben de o kişilerle ilgili anılarıma dönüyordum.
Örneğin Hasan Hüseyin Korkmazgil’le ilgili anılarda, ben de Forum dergisi günlerime ya da Mehmet Emin Bozarslan bölümünü okurken yayıncılık günlerime, Nâsır’ın kitabını yayınladığım günlere dönüyordum.
Adnan Menderes’ten Cengiz Tuncer’e, Cemal Gürsel’den Alaattin Bilgi’ye, Aziz Nesin’den Doğan Özgüden’e, Muzaffer Erdost’tan Enver Gökçe’ye, Oğuz Akkan’dan Orhan Apaydın’a, Enver Aytekin’den, Şinasi Nahit Berker’den Vedat Günyol’a ve daha niceleri… Remzi Ağabey’in anılarını okuyorum, ben anılara dalıyorum. Açık söyleyeyim, şöyle adam gibi okuyamadım, ama yaşaya yaşaya okudum…
Remzi Ağabey’den sonra Süleyman Ege’yi aradım. Yerini buldum da, ne kendisi vardı, ne de telefonu açılıyordu. Süleyman Ege’yi bulamadım, ama taaa 1950’den bu yana arkadaşım olan Ferhunde’yi gördüm. Amma da yaşlanmışız...
Ankara’da unutamayacağım bir yakınlıkla da karşılaştım. EMEP’li Selma arkadaşın gösterdiği dostluğu gerçekten unutamam. Belki de Ankara’da en büyük morali o yakınlık verdi bana…


AK MECLİS

Şükürler olsun, AK Polis’ten, AK Yargı’dan, AK Medya’dan sonra nur topu gibi bir AK Meclisimiz oldu.
Üniversiteye giriş sınavını bile beceremeyen, iki milyona yakın genci perişan eden asil ve necip büyüklerimizin, 72 milyonu ilgilendiren bu Genel Seçim’den başarıyla çıkacaklarına inanmıyordum. Haklı da çıktım. Ama Allah’ları var, alınlarının “AK”ıyla çıktılar ve yalnız başlarına yemin ettiler.
Bu arada Meclise girmesi engellenen ve halkın seçtiği Blok milletvekillerine destek için İstanbul’da bir yürüyüş yapıldı. Polis, eminim AKP’lilerin de utanç duyacakları bir biçimde saldırdı bu gruba. Herhalde “AK İleri Demokrasi” gereği yapılmıştı bu saldırı…
AKP’lilerin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da sanırım gerçeği gördü ki, şöyle demiş: “Motoru tekleyen arabayı bırakalım.” (Milliyet’te başlık.26.6.2011) Vallaha çok haklı. Motoru tekleyen değil, stop eden AKP markalı arabayı bırakmak gerekir…

evrensel.net
www.evrensel.net