Avrasya Kaplanı büyümede


03 Temmuz 2011 09:27

İktisat alanı iki müzmin yaklaşımdan mustariptir. Birincisi ekonomik olguların ölçüm ve hesaplanmasındaki gariplikler, ikincisi ise, birincisi ile bağlantılı olarak, iktisatçıların meseleleri ele alış ve topluma yansıtışlarındaki çarpıklık ve muğlaklıklardır. Hal böyle olunca, Türkiye bir dizi riskler ve kırılganlıklar üzerinde yüzerken, aynı anda “Avrasya Kaplanı” damgasına da layık görülebilmektedir. Nereden başlamalı ki; bir yönü ile döviz kurunun baskılı tutulup giderek yükselen cari açığın oluşturduğu riskli ve yapay büyüme mi, yoksa kriz ertesi üzerine gelen seçim arifesi bir dönemin iradî şişirilmiş olağan görüntüsü mü eleştiri konusu yapılmalı? O kadar ki, riskli, yapay ve şişirilmiş yüzde 11’lik büyüme oranı sarhoşluğu ile, uzun bir sosyalist dönem potansiyeli üzerine ve son krizden yara almadan sıyrılarak istikrarlı büyümesini sürdüren Çin’in yüzde 9,7 oranındaki büyüme hızı dahi küçümsenmektedir. Oysa Çin’in istikrarlı büyümesine karşı Türkiye 2008-2011 yıllarının ilk çeyrek dönemlerindeki ortalama büyüme hızı ancak yüzde 3,8’dir. Bütün bir yıl üzerinden yapılan hesaplamada ise, 2008 yılı da dahil olarak son dört yılın büyüme hızı ortalama olarak ancak yüzde 3,2 olarak bulunur. Bu değerler, Türkiye’nin gelişme hızını Çin ve Hindistan gibi gerçekten istikrarlı büyüyen ülkelerle karşılaştırmada biraz daha edep sınırları içinde kalmanın gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Durumu biraz daha yakından analiz ettiğimizde biri gelişme hızını yukarı iten, diğeri ise yükselişi destekleyen iki ana damarı saptıyoruz. Büyüme hızını yüzde 11 gibi yüksek bir orana çeken ana arteri, ulusal gelir içinde yüzde 77 gibi olağanüstü büyük bir yer işgal eden ve geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 17 gibi oldukça yüksek bir hızla yükselen toplumun tüketim damarı oluşturmaktadır. Toplumsal tüketimi destekleyen çok önemli desteğin ise ulusal gelirin yüzde 32’sini oluşturan mal ve hizmet ithalatının oluşturduğu görülmektedir. Üstelik ekonomik açıdan ithalat, toplumsal hizmetine sunulan mal ve hizmetleri temsil ederken parasal ulusal geliri azaltan bir kalemdir. Başka bir deyişle, ulusal gelir olarak kullandığımız değerin yüzde 32’lik bölümü dış kaynaklardan, yani borçlanmaktan gelmektedir. Kullandığımız dış kaynakların ancak yüzde 66’lık bölümünü dış dünyaya sattığımız mal ve hizmetlerden elde ettiğimiz paralarla ödeyebiliyoruz. Geçen yılın aynı dönemine göre ihracatımızı yüzde 24 oranında büyütürken, ithalatımızı yüzde 58 gibi olağanüstü boyutta büyütmüşüz. Kısacası, Avrasya Kaplanı önemli oranda dış desteğe dayanmış. Bundan dolayıdır ki, cari açık olarak bilinen dış dünyaya yapılan ödemeler ile dış dünyadan sağlanan gelirler arasındaki aleyhte fark ulusal gelirimizin yüzde 9 oranını aşma eğiliminde seyretmektedir ki, bu oran ciddî bir tehlike sinyalidir.
Dış desteğe dayanarak ciddi yatırım mı yapmışız? Gayrisafi sabit sermaye oluşum değerinin ulusal gelir içindeki oranı yüzde 22 dolayındadır. Başka bir ifade ile bir yıl içinde oluşturduğumuz ulusal gelir içindeki tasarruf edilen ve sabit sermaye yatırımına yönlendirilen değerler ulusal gelirin ancak yüzde 22 düzeyindedir. İthalatımızın yüzde 70’ne denk düşen bu oranın yeterli olup olmadığı meselesi uluslararası karşılaştırmalar ve Türkiye ekonomisi üzerinde yapılmış araştırmalarla karara bağlanabilir. Bu tür çalışmalara ve uluslararası istatistiklere baktığımızda, kalkınma aşamasındaki bir ekonominin tasarruf ve yatırım ulusal gelire oranının en az yüzde 30 dolayında, tercihen daha yüksek olması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. İç tasarrufları yetersiz olan gelişmekte olan ekonomilerin dış tasarrufları kullanmasının sakıncalı olmadığı teoride gösterilmiştir. Ancak, bu alandaki teoriler dış tasarrufların ekonomide verimli yatırım alanlarında kullanılması gerektiğini de vurgularlar. Oysa Türkiye’deki durum, yukarıda da belirttiğim gibi, gayrisafi sabit sermaye yatırımlarının ulusal gelirde ancak yüzde 22, mal ve hizmet ithalatının ise ancak yüzde 70’ini oluşturduğunu saptadığımızda, maalesef, sözü edilen teorilerin Türkiye gerçeğine uymadığını gözlemliyoruz. Son bir tablo da benzer acı manzarayı gözlerimizin önüne sermektedir. Sektörlerin büyüme oranlarına baktığımızda, sanayi sektörünün yüzde 12,2, tarım sektörünün ise yüzde 4,1 oranında büyüdüğünü görmekteyiz. Buna mukabil, ticaret, haberleşme ve finans kurumları gibi hizmet sektörlerinin her birinin büyüme oranlarının sanayi sektörünün üzerinde olması ekonominin geleceği açısından hayra alamet değildir. yüzde 14,8 gibi olağanüstü hızla büyümüş olan inşaat sektörü ise verimsiz olması ve dış ticarete konu oluşturmamamsı nedeniyle içte dayanıklı tüketim malı gibi görüleceğinden dış ödemelerde devreye girememesi yanında, emek açısından da devamlı istihdam alanı olarak görülemez.
Ekonominin büyümesi tabii ki bizleri rahatsız etmez. Ancak, şu noktaları unutmayalım: Büyümenin kaynakları ciddi yatırımdan mı yoksa iç tüketimden mi gelmektedir; büyüme göstergeleri ağırlıklı olarak hizmetler sektörü değerlerini mi yoksa sanayi ve tarım sektörleri değerlerini mi yansıtmaktadır; büyüme için tasarruf oranı yeterli mi, başka bir deyişle bu oran sürdürülebilir mi, yoksa büyüme ekonomi için kırılganlık yaratan dış kaynaklara mı dayandırılmaktadır; ve büyümenin nimetleri toplumda nasıl bölüşülüyor, büyüme ile istihdam ve gelir bölüşümü arasındaki ilişki nasıl gelişiyor!

evrensel.net
www.evrensel.net