Tuzak ve kriz sistemi


29 Haziran 2011 09:39

Devlet yurttaşlarına tuzak hazırlar mı?
Demokratik hukuk devleti ise hazırlamaz. Demokratik devletin kamu görevlileri hukukun gerektirdiklerine göre davranırlar.
Demokratik rejime sahip olmayan devletlerde ise o devlet tarafından benimsenmiş resmi ideolojiye ya da partizan kamu görevlilerinin tercihlerine göre şekil alır  eylem ve işlemler. O tür ülkelerde çoğu kez benimsenmeyen düşünce sahipleri cezalandırılır. Tuzak da olur,  krizler de kaçınılmazdır. Çünkü yapısal olarak hemen her konuda demokrasiyle çelişen mevzuata ve uygulamalara sahiptir o ülkeler.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine ve mahkeme içtihatlarına aykırı hukuki düzenlemeler ve uygulamalar tekrarlanan bir hal aldığında “sistemik sorun” teşhisinde bulunmakta. Bu konuda Ürper ve diğerleri-Türkiye  ve Cahit Demirel- Türkiye kararlarına bakılabilir. Mahkemeye göre, ifade özgürlüğü ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından Türkiye’deki durum “sistemik”tir. Mesela Hatip Dicle’nin ceza almasına neden olan davadaki durum tipik sistemik sorundur. Çünkü demokrasilerde “propaganda suçu” diye bir suç türü olamaz. Fikrini söylemiş Dicle ve cezalandırılmış.
12 Haziran milletvekilliği genel seçimleri ardından Hatip Dicle ve diğer tutuklu milletvekilleri bağlamında kriz tartışmalarını yaşadı Türkiye.
Kaçınılmazdı bu krizler. Şimdi “bu krizi nasıl aşarız?” diye düşünülüyor. Türkiye hemen her konuda “sürekli kriz” halindedir. Bunun nedenini sistemin kendisinde aramak lazım. Bu sistem demokrasiye aykırı bir sistemdir. Bu tür sistemlere siyaset biliminde “otoriter sistem” denir. Bu sistemin değişmesi demokrasi ve hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlık hakları gibi alanlarda bütüncül ve derinliği olan bir bakış açısına sahip olmakla mümkün olabilir. Demokrasi konusunda yüksek bir irade gerekiyor. Türkiye’yi yöneten politik ve bürokratik kadrolarda eksik olan budur. Bütün bir 1999 Helsinki zirvesi sonrası süreçte yaşananlar bu zoraki, ikircikli, mehter yürüyüşü şeklinde yaşanan süreç, bize, parça parça demokratikleşmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Kısa, orta ve uzun vadeli planlara ve takvime dayalı, istikrarlı bir gelişmeye (hukuki mevzuat ve uygulama bakımından) tekabül etmiyor, çeşitli hükümetlerin yapıp ettikleri...
Günü kurtarma anlayışıyla hareket edildiğinde- 2002’de Erdoğan için düzenleme yapılmıştı- şimdi karşımıza çıkan yeni sorunlar için de değişiklilerin yapılması kaçınılmaz oluyor.
Yapılması da gerekiyor.
Ama sistemik (yapısal) bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu da bilelim. Biz 8 Haziran 2011 tarihli “seçimler, idare ve yargı” başlıklı yazımızda yasal sorunlara değinmiştik. Askeri darbeler ürünü mevzuattan söz etmiştik. Şöyle demiştik:
“298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun 1961 tarihli, askeri dönem ürünü. İlçe seçim kurullarının bu yasanın 49 ve 50.maddesine göre hükmü son 10 günde geçiyor.
2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu 1983 tarihli ve askeri rejim ürünü. Bu Kanunun 33.maddesi yüzde 10 seçim barajı öngörüyor.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu 1983 tarihli ve askeri dönem ürünü. 78-96 maddeler düşünce yasaklarını içeriyor.
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 1983 tarihli ve askeri rejim dönemi ürünü.
Türkiye askeri rejim mevzuatıyla demokratik (!?) seçimler yapıyor.”
Eksik bırakmışız. Türkiye’yi yönetenler askerin hazırladıklarına yeni tahkimatlar yaptılar; sistemi demokratikleştirmek yerine.
Sistemin öngörmediği bir temsiliyet, halkın-Kürt halkı demek lazım- inisiyatifi ile fiilen sağlandı.Yapı çoğulculaştı. Ama yapı (sistem) bu çoğulculuğa müsait değil. Böyle hukuka sahip bir memlekette krizlerin biri aşılır, diğeri başlar. Bunu bilelim.
Peki, bu yazının yazıldığı 27 Haziran pazartesi günü  itibariyle söyleyelim, somut, güncel  sorunlar nasıl çözülür?
Birkaç maddelik yasayla çözülür: “Milletvekili seçilenler tutuklanamazlar, tutuklu olanlar salıverilirler” dersiniz, olur- biter.
Hatip Dicle meselesi de mahkeme meselesi değil siyasi meseledir. Yüksek Seçim Kurulu yorumla karar verdi; açık yasa hükmünün gerektirdikleriyle değil. Tıpkı tutuklama ve tutukluluğun devamına dair kararlarda olduğu gibi. “Yüksek Seçim Kurulu’nun milletvekili seçilen bir kişinin durumuyla ilgili geriye doğru yeterlilik ile ilgili karar veremeyeceği, bu yetkinin parlamentoda olduğuna ve verilmiş kararların yok hükmünde” olacağına dair yasal düzenleme yaparsınız, olur biter…
Varsa niyetiniz!

evrensel.net
www.evrensel.net