22 Kasım 2020 03:28

Gerekirse dünyanın eksenini kaydıracağız, sesimiz yankılansın!

eylemde slogan atan kadınlar

Fotoğraf: DHA

PAZAR
Paylaş

Pazar yazısı yazacağım, açtım bilgisayarda tertemiz bir sayfa, öyle uzun uzun saatlerce baktım boş ekrana.

Konuyu biliyordum aslında. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yazacağım, zamanı geldi.

Bilmediğim şey artık daha nasıl anlatabileceğim. Bir şeyi kırk kere söyleyince olur inanışı uyarınca 40 kere bitmesi lazımdı bu şiddetin. Dört koldan öyle çok yazdık, söyledik, bağırdık, sokaklarda haykırdık ki daha kime neyi nasıl anlatacağız diye tıkandım.

Hani kalabalık bir ev ziyaretine gidersin, sırayla “Merhaba nasılsın, iyiyim sen nasılsın, e daha da nasılsınız, iyiyiz siz nasılsınız...” herkes teker teker birbirine sorar da artık şu tatlıyı çayı getirin yiyip çıkıp gidelim havasına girer ya insan. Artık haklarımızı verin de hayata karışıp birazcık yolumuza bakalım, böyle döngüde kaldık.

İnsanlık Mars’a gitti, kadın hakları konusunda yaya kaldık. 

Elimizde bir anıt sayaç var, her gün gazetelerde kadına şiddet haberi var, bu konuda mücadele veren onlarca dernek, vakıf, STK var, dünya genelinde ve ülkede bir sürü kampanya var, hâlâ bir davada karşımıza kadının giydiği, yediği, içtiği kadına şiddet uygulayan sanığın savunması olarak çıkabiliyor. Cezalar caydırmıyor, toplum dışlamıyor, kadınlar şiddete uğruyor.

Bu öyle vahşi bir şiddet hali ki üzerimizdeki psikolojik ve ekonomik şiddeti konuşmaya zaman bırakmıyor.

Sonra kalkıp erkek devlet dili diyor ki “İstanbul Sözleşmesi yüzünden erkeklerin mağdur olma ihtimali var, aile mefhumu çok önemli, nafaka erkeği hayat boyu köleleştiriyor, kadına şiddet diyorsunuz da erkekler hiç mi şiddete uğramıyor?”

Bizim ocağımıza ateş düşmüş, ortalık yangın yeri, herkes dehşet içindeyken biri kalkıp “Sorma ya benim de arabanın aynasını çizmişler” diyor gibime geliyor.

Erkek şiddeti yüzünden yüzünde, bedeninde derin izler taşıyan, uzuvlarını kaybeden, tekerlekli sandalyeye mahkum olan nice kadınla tanıştım geçmiş 25 Kasım alanlarında.

Bir de baktığınızda göremediğiniz psikolojik, sözel ve ekonomik şiddetin kadınlarda açtığı iç yaralar var.

Daha geçen hafta iki bilim insanının bulduğu aşı konuşulurken atılan “Dr. Uğur Şahin ve Eşi” manşetleri var mesela. Haberin detayına bakıyorsun, içinde bir yerlerde Dr. Özlem Türeci’nin adını görüyorsun. Yani düşünün bir de kendi soyadını kullanan bir kadına bu titr reva görülüyor. Bu bir şiddet türü değil mi? “Yok sayılma, önemsenmeme, takdir edilmeme, görmezden gelinme” işyerinde yapıldığında adı “mobbing”. Kadına yapıldığında yanıt “E yalan mı canım sonuçta eşi değil mi?” Pardon da kim kimin eşi, buna kim karar veriyor?

Ömrünü bilime vakfediyorsun, sonunda büyük bir başarı kazanıyorsun. Adın tarihe “eş” olarak geçiyor. İktidar da diyor ki “Aileyi korumamız lazım.”

Aile kavramının şiddete paravan olmasına, “kKarı-koca arasına girilmez”lere karşıyız. Haydi bunu da konuşalım: Aile kavramı kadının başarısına da çörekleniyor.

Jinekolog muayenesinde bir kadına “Evli misin, bekar mı?” diye sorulması ne kadar hafif bir gündem gibi geliyor değil mi? Oysa bekar ama bakire olmayan bir kadını düşünün, oturmuşsun bir doktorun karşısına, haydi bul bakalım en doğru yanıtı? Kulakların kızardığı, saç diplerinin karıncalandığı bu zorda kalma halini bir erkek hayatında hiç yaşamadı.

Her kadın buna “Bilimin medeni halle ilgisi yoktur, vajinal ultrason yapabilirsiniz eğer sorunuz buysa” diyecek durumda mı bakalım? Hem birazdan kendinizi eline bırakacağınız doktora baştan ayar vermek riski de cabası.

Pandemide okullar uzaktan eğitime geçti. Yaşlılar risk grubunda. Bunca çalışan kadın, çocuğu okula gönderemiyor. Anneanne-babaanneye de bırakamıyor. 

Bir sürü sağlık çalışanı alıp çocuğunu yanında polikliniğe, işyerine götürüyor. Bu bir çeşit şiddet değil mi? Neden çocukların ne olacağını düşünmek hep kadına kalıyor?

Kaç kadın, kaç erkek gördünüz yanında çaresizlikten çocuğunu işe getiren hiç oranladınız mı?

Kadından evinin temiz ve düzenli olması, hane halkını ütülü giysilerle giydirmesi, ailesini düzenli ve lezzetli yemeklerle beslemesi, çocuklarıyla kaliteli zaman geçirip iyi yetiştirmesi bekleniyor. Bir yandan da çalışması gerekiyor çünkü geçinemiyoruz. Bu sefer de istihdam dengesini bozdu diyorlar, kadınlar iş arayınca işsizlik yüksek görünüyormuş. E çalışmayınca da o evlilik bittiğinde vasıfsız iş gücü olarak ortada beş parasız kalsın istiyorsunuz çünkü süresiz nafaka da erkeği köleleştiriyormuş. Bu söylemler, bu beklentiler, bunca sorumluluk yüklemek ve yetki vermemek insanda sistematik şiddet etkisi yaratmaz mı?

İzmir depreminde Ali Rıza Bey Apartmanı’ndan çıkarılan cenazelerden biri 60 yaşındaki Arife Yücel’di. 4 torunu ile birlikte hayatını kaybetti.

Kimse yadırgamıyor mu iki çocuğundan olan dört toruna bakmak zorunda kalmasını? Çocuk yapabilmek için kendi annelerimize güveniyor olmamızı?

Herkes sever torunlarını ama biz kadınların hiç emekliliği olmayacak mı? Ev işi, çocuk bakımı hiç mi bitmeyecek? Nereden çıktı kadınların bundan çok keyif aldığı, kendini adamak için can attığı algısı?

Bu denklemin ne kadarı istek, arzu ne kadarı mecburiyetten kaynaklı?

Geçen hafta bir dizi damga vurdu ülke gündemine: “Bir Başkadır”

Hakkında onlarca yazı yazıldı. Kadın karakterlerin ağırlıkta olduğu bir diziydi. Çok açık gösterilen sorunların da ötesinde fark ettiniz mi her kadının hayatı ne kadar zor, mücadele dolu, kafaları ne denli karışıktı?

Şu yaşıma geldim hayatı kolay bir kadınla tanışmadım daha. Pandemi gelir ev içi şiddet artar, ekonomik kriz gelir kentli kadın işsizliği artar, ne çıkarsa hayatta karşına, kes faturasını kadınlara, vur semeri kadının sırtına.

Hakkını teslim etmemiz gerektiği şekilde, şu an ülkenin en büyük muhalefeti de kadın hareketi. Alanlardan sökemedikleri, bileğini bükemedikleri, susturamadıkları kadınlar. Hakları, hayatları ve birbirleri için sürekli sokaktalar.

Faşizm mi yükseldi? Ver onun mücadelesini de kadınlara, biz inelim sokağa, onda da başı çekelim, iyi valla.

Buradan bütün sıtkımın sıyrılmışlığıyla sesleniyorum tüm kendini muhalif addedenlere, madem en güçlü ses kadın hareketi, derhal bu konu önceliklendirilmeli.

Önde süvari gibi elde mızrak koşuyoruz tamam da ardımızdan kitlelerin geldiğini bilmek de önemli.

Bu iktidar, kadınların alanından çok çaldı, sözlü, fiziksel, ekonomik şiddetin her türlüsüne maruz bıraktı. İktidarın yargı düzeninde kadına şiddete dair duruşma tutanakları, birer utanç vesikasına döndü. Biz de herkes kadar yaralandık, zaman zaman herkesten çok.

Ancak yolun sonu görünüyor, duvarlar çatırdıyor, belli ki yıkılacak.

İşte o umut edilen değişim yaşandığında, hâlâ sokakta şiddete hayır diye haykırmak zorunda kalırsak durum fena. Şimdiden sadece fiziksel şiddet değil, tüm dilin, algının değişeceğinin güvencesini duymak istiyor insan. Toplumsal cinsiyet rolleri yıkılacak demeli her kürsüye çıkan.

Öyle eğip bükmeye, genel ahlaka uygun cümle kurmaya gerek yok. Bu ahlak berelidir, sakat inşa edilmiş, siyasal İslam’a alet edilmiş, kadını iyice perde arkasına çekmiştir. Bu ahlaka uygun siyasetle hak kazanılmaz. Namus belasına gardaş çektiğimiz dert bizim. Sırt sıvazına ihtiyaç yok, gelin derdi çözelim.

Bu çarşamba, tüm Türkiye’de kadınlar yine sokağa çıkacak. Salgının en beter sayıları verdiği, yasakların başladığı, çocukların evde olduğu şu dönemde kadınlar yine de hakları ve hayatları için sokağa inecek. Çift maske takacak, mesafeyi koruyacak, çok risk alacak ama mecburuz o ses yankılanacak. Zira aklımızda kaybettiğimiz binlerce kadının adı var, sokaklarda adımlarımız var, eve sığmayan bir isyanımız var, bizim acilen çözüme ihtiyacımız var. Gerekirse dünyanın eksenini kaydıralım.

25 Kasım’da siz de bir ses verin.

Bir pazar yazısında daha neşeli, keyifli bir konuya yerim kalmadı, önümüzde 25 Kasım varken başka şey yazmayı da içim almadı. Ama pazardır, boş geçmesin.

Netflix’te iki film de ben önereyim satır altı okumayı sevenler için. Birisi Enola Holmes. İlk kez Sherlock Holmes’un annesi ve kız kardeşini izleyeceksiniz. Ailede Sherlock’tan da güçlü ve zeki iki kadını. Ve arka planda süfrajetleri göreceksiniz, bakmayı bilirseniz tabii.

Biri de Mary Stuart. Tarihi bir film ancak aynı tahtı paylaşan iki kraliçenin iktidar savaşı tam da yıllardır anlattığımız erkek egemen siyaset ve kadın iktidarı farkını ortaya koyuyor. Düşünün yıl 1500’lerin tam ortası. Mary’i 16’sında evlendiriyorlar, 18’inde dul kalıp ülkesi İskoçya’ya dönüyor.

Fransızca, Latince, Yunanca, İspanyolca ve İtalyanca’yı o yaşta ana dili gibi konuşabiliyor. Ordu toplayıp başına geçebiliyor. Üç evlilik yapıyor bir tek oğlu oluyor. Hiçbir evlilik aşk için değil, hepsi stratejik. Yine de onun savaşı kadınlığı temsil ediyor. Rakibi olan kuzeni 1. Elizabeth ise taliplerinin taht için onu istediğinin farkında olarak evliliği reddediyor ve iktidarını korumak için “Erkek gibi davranmayı” tercih ettiğini beyan ediyor. İki güçlü kadının aralarındaki iktidar savaşında ne kadar kural dışı hamle varsa hepsini erkekler planlıyor. Filmde açıkça görülüyor, dünyayı kadınlar yönetse daha az savaş, savaşın da ahlakı ve koşulları bile farklı olurdu.

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...