23 Mayıs 2020 04:26

Tarih değişse de sonuç değişmiyor

Paylaş

Deniliyor ki, ABD’nin 1969’da Ay yolculuğunu gerçekleştirerek uzay yarışında ‘moral üstünlüğü’ ele alması, daha sonra ’80’li yıllarda Ronald Reagan’ın başlattığı ‘Yıldız Savaşları’ projesinin yarattığı ekonomik yük Sovyetler Birliği’nin dağılmasında önemli rol oynadı. Doğruluk payı vardır kuşkusuz. Peki, tarih başka türlü aksaydı gelişmeler nasıl olurdu?  Mesela Sovyetler Birliği Ay’a ilk giden ülke olsaydı? Başka bir dünya mı olurdu?

Al Reinert’ın 1989 tarihli belgeseli “For All Mankind”, insanoğlunun imza attığı en büyük işlerden birisi ola Ay’a yolculuğun görkemli hikayesini anlatır. Geçen yılın sonlarına doğru Apple TV tarafından yayımlanan aynı adlı dizi de bu yolculuğa “alternatif bir tarih” yazarak el atıyor. 1969 yılının yaz aylarında NASA’nın kontrol odasında bir grup bilim insanı çaresizce Sovyetler Birliği’nin Ay’a ayak basışını izliyor. Oysa daha birkaç ay önce Ay’a ayak basmalarına ramak kalmıştır ve artık yapacak bir şey yoktur. Bu ülke çapında büyük bir hayal kırıklığına neden olur. NASA’da ise onur kırıklığı söz konusudur. Başkan Nixon, NASA üzerinde ağır bir baskı kurar ve çok kısa süre içinde ABD’de Ay’daki yerini alır. Ama bu sevinç uzun sürmeyecektir çünkü Sovyetler Birliği’nin ikinci büyük hamlesi gelir. Bu kez ayda bir kadın kozmonot boy göstermektedir. ABD’nin ise bırakın kadın astronot yetiştirme planını böyle bir fikri bile yoktur. Tabii yine Nixon’ın siyasi nedenlerle bastırmasıyla hızla kadın astronot programı kurulur.

“For All Mankind”, “Tarih başka türlü aksaydı gelişmeler nasıl olurdu” sorusuna kurmaca ile gerçeği harmanlayarak ilerleyen bir dizi. Yakın dönemin bir başka dizisi “The Man in the High Castle”da Almanya ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığı ve ABD’yi ortadan ikiye bölerek işgal ettikleri bir evrende geçiyordu. Ama büyük oranda karakterler de kurmacaydı. Burada ise hem NASA’da hem de siyasetteki karakterlerin bir kısmı gerçek. Mesela Ay’a ilk ayak basan insan Neil Armstrong ve peşinden giden Buzz Aldrin’i görebiliyoruz. Ama Nixon, Watergate skandalıyla değil, seçimle gidiyor ve yerine de Carter değil bir Kennedy geliyor! Vietnam savaşı gerçek tarihinden üç yıl önce sonlanıyor. Ay’a yolculuk programı Apollo 1975 sonlandırılıyor ama burada ’80’li yıllara kadar devam ediyor. ABD, çok rasyonel ve verimli olmadığı için Ay’a yolculuk programını yetmişlerde terk etse de yüzeyde buz bulunduğu için üs kuruluyor. Tabii sadece ABD değil, Sovyetler Birliği de aydan kendisine düşen payı istiyor.

“For All Mankind”, bir yandan ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabetin insan soyunun gelişimi için itici bir güç olduğunu gösteriyor sanki. Ve hatta Sovyetler Birliği’nin bilimsel gelişiminin, eşitlikçi yaklaşımının ABD’nin de önünü açtığını anlatıyor. Kadın astronotu akıllarından dahi geçirmeyen bir toplum Sovyetlerin Ay’a bir kadın göndermesinin ardından durumu kavrıyor. Öte yandan bu alternatif tarihte o günden bu güne değişmeyen şeyler de var. Yani tarih alternatif olsa da bazı şeyler baki kalıyor. Örneğin cinsel yönelimlere karşı ahlakçı bakış, göçmenlerin maruz kaldığı uygulamalar bu alternatif tarihte bile ‘gerçekleşen tarih’den farklı değil. Değişmeyen bir şey daha var. O da aradan geçen bunca yıla rağmen Amerika anlatılarındaki Sovyet temsili. Sovyetler Birliği içine girmediğimiz, temas kurmadığımız uzak bir ‘şey’ olarak kimi ‘iyi’ şeyler yapmış olabilir. Ama özünde ‘kötü’dür. Bunu dizinin sonlarına doğru Ay üstündeki kimi uygulamalarından anlarız. Evet, ABD’liler de onları gözetler ama kötü niyetlerinden değil, kendilerini güvende hissetmek için… Çünkü Sovyetler onların kendilerini tehdit altında hissetmelerine neden olur. ABD’liler teknik olarak felaket üstüne felaket yaşayıp burnundan kıl aldırmazken, Ay üssündeki ilk fiziki temas ne hikmetse oksijenini ayarlayamayan bir kozmonotun onlardan yardım istemesiyle gerçekleşir. ABD yardıma muhtaç duruma düşmez. Ve evet ana karakterimiz Edward Baldwin’in suretinde ABD’nin kibirli, saldırgan, buyurgan ve efendilik taslayan yüzünü de görürüz. Bir an için Sovyet Kozmonot Mikhail ona ağzının payını verir, ne büyük bir Elvis hayranı olduğunu söyledikten hemen sonra tabii ki… “Çernobil” dizisini iyi yapan şeyin, ABD anlatılarında bu kadar içselleşmiş bir dile karşı direnme çabası, anlattığı insanları, sistemi anlama niyeti olduğunu fark ediyoruz bir kez daha.

Oysaki tarihi yeniden kurarken Naziler konusunda çok daha hassas dizinin yaratıcıları. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi iktidarının savaş teknolojisinde önemli bir yeri olan. Roket tasarlayan Wernher von Braun dizinin dikkat çeken isimlerinden. Savaşın ardından ABD’ye teslim olan, toplama kamplarında insanları ölümüne çalıştırıp başka ülkelere kan kusan roketler yapılmasına ön ayak olan Wernher von Braun gerçek dünyadan bir karakter. Yalnızca antikomünist oldukları için ABD’ye getirilen ve yargılanmak bir yana taltif edilen yüzlerce Nazi bilim insanından biri. Ve tabii ki önüne bütün olanaklar sunuluyor. NASA’nın kullandığı roketleri yapıyor, üst düzey görevlerde bulunuyor. 1977 yılında da yatağında ölüyor. Ama dizide Nazi olduğu ortaya çıkıyor ve itibarı elinden alınarak lanetleniyor. Nasıl oralara kadar geldiğine dair bir soru sorulmasa da, alternatif tarihte de olsa, bu hamleyi olumlu bulabiliriz.

“Tarih başka türlü de aksa, insanlığa yine de ABD yön verecekti” cümlesiyle ‘kabaca’ özetleyeceğimiz ana fikri bir yana bırakırsak, dizinin varlık/yokluk, uzay/ boşluk gibi konularda üzerine düşünülecek hayli alan açtığını belirtmek gerek. NASA’nın egolu adamlarının birer birer çözülüşünü, kadınların yükselişini izlemek güzel. Son üç bölümde Ay’da geçen zamanın açtığı fırsatların yeterince değerlendirilemediğini düşünsem de, ikinci sezon için bu alanlara girileceğini ummak için nedenler var. 1980’li yıllarda geçmesi planlanan ikinci sezonun bu alternatif tarihi nasıl inşa edeceği de ayrı merak konusu kuşkusuz.

 

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa