10 Mayıs 2020 04:30

Annelik sadece biyolojik bir kavram değil zira müsveddesi var

Cumartesi Anneleri'nin bir eyleminden çekilmiş bir fotoğraf.

Fotoğraf: MA

PAZAR
Paylaş

14 sene oldu ikizlerimi kucağıma alalı. “Ben anneyim karıştırmam deme, öyle bir döngüye gireceksin ki uykusuz, yorgun, hangisini emzirdin, kimin altını aldın illaki karışır. Saat saat defter tut” demişti doktor. Hangisi kaç dakika emdi, ne kadar uyudu, altı ne zaman değişti, kaka mıydı sadece çiş mi... Hepsi yazıldı. O defterlere yıllar sonra baktığımda anladım; ilk iki senelerinde birkaç kere 3 saat deliksiz uyumuşum, gerisi 45 dakika, 1 saatlik setler halinde.

Başlarda defalarca halüsinasyon gördüm uykusuzluktan.

Sonra bir daha imkan olsa bile uyuyamadım 4 saatten fazla.

Bir gün kreşten aradılar, yaşları 3’tü. Acil bir durum var ama hayati değil dediler. Işınlandım sanırım, neyle nasıl gittim hatırlamıyorum. Bir kaza olmuş, oğlumun dili kopmuş incecik bir zar tutuyor kenarından. Eline bir bardak süt vermişler, başını eğmiş, içinde tutuyor dilini.

Öyle bir tutunmuşum ki bayılmamak için, tırnaklarımın izi çıkmış duvarda. Yer ayağımın altından kaydı sandım. Acilde ilk sıraya aldılar. Doktorlar dilini dikerken başını tuttum. Bu satırları yazarken bile gözlerim kararıyor. O gün nasıl yaptım bilemiyorum. Anne olduğumdan beri fiziksel ve manevi sınırlarımla bir kavga halindeyim. Annelik kazanıyor ekseriyetle, dayanıyor insan en yapamam sandığı şeylere bile.

Çocuklar büyüdükçe, mahalle baskısından korumak için mahalleyle kavga ettim, yaşlarına bakmadan kota doldurmak için röntgen, MR, tomografi dayayan sağlık sistemiyle kavga ettim, kızıma “Kız gibi otur” diyen öğretmenle kavga ettim. Kitapları ellemesine izin vermeyen kitapçıyla, kıyafetine ahkam kesen yoldan geçen adamla, golünü vermeyen hakemle kavga ettim.

Kendi tecrübemden şunu öğrendim: Annelik, insanın direnç sınırlarını aşmasını sağlayan, olmazları olduran bir ruh hali, kolları sıvayıp ardına bakmadan girdiğin bir kavga.

Ve biyolojik bir mefhum da değil.

Köpeğin çığlığını duyunca sandalyeleri devirerek toplantıdan fırlayan arkadaşımda gördüm. Araba çarpan sokak kedisi kucağında, tedavi etmeyi reddeden veterinerle kavgaya girende gördüm, kasada parası çıkışmayınca aldığı eti bırakıp çiçeklerinin gübresini ödeyende, sırtındaki kabanı çıkarıp sokakta yatan evsize sessizce örtende gördüm.

Sahip çıkmak demek annelik, kendinden çok önemseyebilmek.

Bir can için kavgaya gözü kapalı giren kadına dair bir kavram annelik.

Ben anneliğimde acıyla sınanmadım.

Bunlar tercih edilir, lafı edilmez, sair kavgalardı hep.

Ama işte kadının biri çıkıp eril dille ahkamlar kesip sonra da “Listemi yaptım, 50 kişi götüreceğiz” diyebiliyor. Güya o da bir anne. Şimdi bu söylemlerin mimarı anlayışın tüm kurum ve kuruluşlarıyla, tüm atanmışlarıyla bugün Anneler Günü kutlayacaklar.

Anneliği kutsayacak, ayaklarının altına sözde cennet serecek, anneliği mutfağa kilitleyip kadınlığı dışında bırakacaklar, hor görecekler.

Bir miting meydanında el kadar oğlunu mezara veren bir anneyi yuhalatmamışçasına analık övecekler.

Annelerin bir derdi mutfakta yumurtayı kolay çırpmak, koluna bilezik takmak, güzel bir parfüm sıkmakmış gibi, bütün markalar “Annenize bunu alın” diye reklam verecekler.

O yüzden bugün, o dört duvar içine hapsetmeye çalıştıkları annelik kavramına inat, kavgalarıyla duvarları yıkan annelerin gününü kutlamak isterim.

Onlar yuhaladıkça, vakur dura dura devleşen Gülsüm Elvan’ın...

Kaybettiği oğlunun adıyla bir vakıf kurup binlerce çocuğa annelik eden, o çocuklar okusun diye her sene oğlunun adını haykırarak Boğaz Köprüsü’nü koşan Emel Korkmaz’ın...

Oğullarının kaybıyla yoldaş olduğu anaların, duruşmada ellerini tutmak için hazır bulunan, kendisi de habire yargılanan Emsal Atakan’ın, Hatice Cömert’in, bir tren kazasında kaybettiği evladı için tehditlerden, gazdan yargılanmaktan korkmadan, davasının peşinde hesap sormaya devam eden Mısra Öz’ün, Aysun Köse’nin, Funda Dikmen’in, Fatma Şahin’in, Zeliha Bilgin’in, Melike Can’ın...

Kollarında can veren kızının bedenine sarılıp uyuyan, üç gün derin dondurucuda saklayan yine de barış diyebilen Emine Çağırga’nın...

Cezaevinde yavrusuna hasret kalan siyasi tutuklu annelerin, 301 madencinin hukuk mücadelesinde adı geçen tüm annelerin...

Çocuklar ölmesin cümlesinden bir adım sapmayıp kucağında bebeğiyle cezaevini bile göğüsleyen Ayşe Öğretmen nezdinde bebekleriyle hapiste gün sayan tüm annelerin, kızları mutlu ve ait olduğu yerde okuyabilsin diye her hafta 1700 kilometre yol yaparak cezaevindeki eşini ziyarete giden Başak Demirtaş nezdinde, çocuklarına hem analık hem babalık eden, içerideki ve evdekiler için hep güçlü kalmak zorunda olan siyasi tutuklu eşlerinin ve yavrusunun mezarını bari bilebilmek için, o meçhul failler yatağında rahat uyumasın diye tam 789 haftadır seslerini duyurmaya çalışan Cumartesi Anneleri’nin günü kutlu olsun.

Evladının kavgasına sahip çıkan ve bir yazıya sığmayacak kadar uzun bir destanda adları geçen tüm annelerin günü kutlu olsun.

İnsanları katliama çağıran müsveddelerle değil, annelik sizlerle gerçek.

Anne olarak son sözüm:

Bize bir şey almayın, bizim ihtiyacımız tek: Çocuklarımıza sağ, selamet, özgür ve aydınlık bir gelecek.

Günümüz kutlu olsun, katiller öfkemizde boğulacak. Özgür dünya kavgamızda yeşerecek.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...