21 Şubat 2020 04:36

Avrupa, ABD'den kopabilir mi?

Paylaş

Gazetemizin Emektarı Cemal Dursun’un anısına…

Geçtiğimiz hafta sonu Münih Güvenlik Konferansında yapılan konuşmalar, verilen mesajların çoğunda bu soruya yanıt arandı. Bu yıl “Westllessness/Westlosigkeit” (Batısızlık) olarak belirlenen konferansın sloganında, asıl olarak NATO şemsiyesi altında bir araya gelen batılı emperyalist devletlerin kurmuş olduğu kapitalist-emperyalist ittifakın geçmişte olduğu gibi gelecekte de sürmesi fikri işleniyordu. Tartışmalara yön vermesi amacıyla hazırlanan 76 sayfalık rapor, Oswald Spengler’in “Batı’nın Çöküşü” adlı kitabında yer alan “Yaklaşmakta olan çürümeyi ve Batı medeniyetinin nihai çöküşü” konusundaki öngörüsüne göndermeyle başlıyor.

Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’nın “Batı” olarak tanımlandığı raporda mevcut durum şu şekilde değerlendiriliyor: “Dünyada geniş kapsamlı güç ve hızlı teknolojik değişim, kaygı ve huzursuzluk duygusuna katkıda bulunuyor. Dünya daha az Batılı hale geliyor. Ama daha da önemlisi, Batı’nın kendisi de daha az Batı olabiliyor. Biz buna Batısızlık diyoruz.” (Munich Security Report 2020, Sayfa 6)

Her ne kadar konferansı düzenleyenler “Batı” kampının önemli “aktör”lerini birbirine yaklaştırmaya çalışsa da bunu başardığını söylemek mümkün değil.

Yaklaştırılmak istenenin asıl olarak ABD ile Almanya-Fransa ekseni olduğunu söylemeye gerek yok. Zira sık sık sözü edilen “Avrupa” ve “AB”den de Almanya-Fransa eksenini anlamak gerekiyor. İngiltere ayrıldığı için geriye kalan AB ülkeleri arasında bu iki ülkeye itiraz edebilecek güçteki ülke sayısının azaldığı söylenebilir.

Bu nedende “Batı” ya “Avrupa” derken dolaylı ya da doğrudan Almanya ve Fransa kastediliyor. Söz konusu raporda günümüz dünyasında asıl belirleyici aktörler olarak ABD, Çin, Rusya ve Avrupa sıralanırken, bunların kendi aralarındaki ilişkilerinin karmaşık, iç içe geçişmiş, bu nedenle iplerin koparılmadığı bir süreçten geçtiğimiz biliniyor. ABD ile Çin ve Rusya arasında görece daha yüksek bir gerilim söz konusuyken, Avrupa ile bu ülkeler arasındaki ilişkiler ise çıkarlara dayalı olarak belli bir denge üzerinden götürülüyor.

Buna rağmen, İkinci Dünya Savaşı sonrasında batı kampına liderlik eden ABD, her fırsatta Almanya-Fransa eksenini yedeğine almak istiyor. Alamadığı durumlarda bu ülkelere karşı söylemini sertleştiriyor, kimi zaman (özellikle Almanya’ya) bu tehdit düzeyine kadar vardırılabiliyor. Çünkü temel stratejisini Avrupa’yı Rusya ve Çin’e karşı yanına almak üzerine kurmuş görünüyor.

Bu nedenle Almanya ve Fransa’nın Rusya ve Çin ile ilişkileri ABD yöneticileri tarafından her fırsatta sorgulanıyor. Tek başına ABD’nin egemen olduğu bir kampta yer almanın ekonomik ve siyasi sakıncalarının farkında olan Almanya-Fransa ekseni, henüz ayrı bir güç olarak ortaya çıkmasa da bu iddiasını bir yana bırakmış değil.

Bu konuda tarihsel nedenlerden ötürü Almanya’nın geride, Fransa’nın atakta olduğu Münih Konferansında bir kez daha görüldü. İlk kez konferansa katılan Emmanuel Macron’un verdiği mesajlara bakılırsa batının hiçbir şey olmamış gibi eskisi haliyle aynı cephede bir arada bulunmasının zor olduğunu gösteriyor.

Güvenlik ve savunma politikaları konusunda Avrupa’nın ABD’den mutlaka bağımsızlaşması gerektiğini savunan Macron, geçen hafta ülkesinin elindeki nükleer silahları Avrupa’nın güvenliği için kullanılması önerisinde bulunmuştu. Almanya şimdilik öneriye temkinli yaklaşıyor. Ancak gelişmelere göre turum değiştirebilir.

Bu gelişmelerin başında Rusya ile ilişkilerin gelecekte nasıl şekilleneceği geliyor. ABD’nin bütün ısrarına rağmen Almanya ekonomik ve siyasi nedenlerden ötürü Rusya ile dengeli bir ilişki sürdürmeyi, gerginlik yerine diyaloğu esas alıyor. Pek çok Alman siyasetçi her fırsatta “Almanya, Rusya’ya ABD’nin baktığı gibi bakmıyor” diyor.

Benzer bir yaklaşım Fransa’da da hakim.

Bu nedenle özellikle Doğu Avrupa ülkeleriyle Batı Avrupa ülkeleri arasında Rusya’ya yaklaşım konusunda derin bir görüş ayrılığı söz konusu. Rusya’nın her an kendilerini işgal edeceğini savunan, bu nedenle askeri bütçelerini arttıran Doğu Avrupa ülkelerinin, Batı Avrupa’nın planlarına karşı çıkması hiç de az bir olasılık değil. Denilebilir ki, Rusya’ya yaklaşım ABD’nin AB’yi bölme potansiyelini içinde taşıyor.

Çin’le ilişkiler konusunda da “Batı” ittifakında önemli bir görüş ayrılığının olduğu her fırsatta dile getiriliyor. Her ülke kendi çıkarlarına bağılı olarak Çin ile ilişkilerine devam ediyor.

Örneğin, Avrupa pazarını Çin telekomünikasyon tekeli Huawei’ye bırakmak istemeyen ABD, bu konudaki rahatsızlığını Münih Konferansına taşıdı. ABD Savunma Bakanı Esper, Huawei’yi “Batı ittifakı için tehdit” olarak tanımlayarak, diğer müttefiklere anlaşmaları iptal etme çağrısında bulundu. Ancak Almanya, İtalya, İngiltere’nin Huawei’nin 5G sisteminden kolay bir şekilde vazgeçme niyetinde olmadığı anlaşılıyor. Sadece Almanya’da Telekom, Vodafone ve Telefónica, Huawei’nin 5G sistemine geçmek için 6.6 milyar avroluk yatırım yaptı. Vazgeçilmesi durumunda büyük bir zararın oluşacağı ortada. Bu nedenle, Huawei üzerinden Çin ile Avrupa arasındaki ilişkiler önümüzdeki dönem aynı zamanda “Batısızlığı” ortaya koymaya devam edecek.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...