20 Şubat 2020 04:04

İstemek, inanmak ve forma aşkı!..

Paylaş

Anlı şanlı teknik direktör maçın ardından oyunu analiz ediyor!.. “Oyuncularım çok istediler bu maçı” diyor. Başka bir maçın ardından, “Oyuncularım çok inanmıştı” şeklinde konuşuyor. Bunların yanında bir de “forma aşkı” var. Oyuncuların performansının değerlendirilmesinde “forma aşkı” da önemli bir yere sahip. Forma aşkıyla yanıp tutuşan oyuncuların mücadelesi bir başka oluyor!.. Yalnız, forma aşkının sadece kendi takımındaki oyuncularda bulunduğunu varsaymak da tuhaf tabii. Rakip oyuncular da forma aşkıyla mücadele ediyorsa, bu faktörün pek bir anlamı kalmaz zira. Ama, “Bizim formamızın aşkı bir başka” deniyorsa o zaman iş değişir!..

İstemek, inanmak, forma aşkıyla mücadele etmek… İşte bizim futbol algımızın başköşesinde yer alan kavramlar. Oyuncular çok ister, çok inanırlarsa üstelik bir de forma aşkıyla mücadele ederlerse kesinlikle maçı alırlar!.. Oyunun bütün sırrı bu işte, bu kadar basit!.. Ötesi ne ki?

Oyuncunun maçı istemesi ne demek? Maçı istemeyen oyuncular da mı oluyor? “İstemek” kavramı özellikle vurgulandığına göre oluyor demek ki. Burada, maçı isteyen ve istemeyen oyuncuları ayırt edebilme yeteneğine sahip olmak önem taşıyor. Bu yetenek sayesinde “istemeyen” oyuncular kadro dışında tutulursa, takım “isteyenlerin” çabasıyla sahadan hedeflediğini alarak ayrılır…

İnanmak da aynı şekilde. Galibiyete inanmakla maç kazanılır mı? Yani hangisinde daha çok isteyen ve inanan oyuncu varsa maçları o takım mı kazanıyor? Tekniğin, taktiğin, fiziksel gücün oyun ve skor üzerinde etkisi analizlerde sözü bile edilemeyecek kadar az mı?

İstemekle, inanmakla ve forma aşkıyla kastedilen en fazla motivasyona katkı yapabilecek duygusal unsurlar olabilir. Onların etkisi de bilgi ile karşılaştırılamayacak kadar azdır. Bilgi ne kadar azsa, duygusal faktörler o kadar ön plana çıkıyor…

Peki teknik direktörler de analiz, yorum, değerlendirme niyetine sürekli olarak neden bu tür zırvaları dillendiriyorlar? Yanıt basit: Çünkü bilgi yok…

Analiz, öncelikle bilgi gerektirir. Sonra da, bilginin yorumlanarak yeni açılımlara, yorumlara ulaşabilmeyi. Bilginin olmadığı yerde ise görüldüğü gibi soyut ve içi boş kavramların hakimiyeti söz konusu…

Futbolun, duygu ağırlıklı bir oyun olarak icra edilmesi, endüstrinin dayattığı “mutlak kazanma” anlayışıyla birleşince, garabet bir futbol kültürü ortaya çıkıyor. Temelinde, maçların sahada oynanan oyunla değil ancak birtakım uyanıklıklarla kazanılabileceği düşüncesinin yer aldığı ucube bir kültür. Bu kültürde başarıya giden yolun her şeyden önce, hakemleri avuç içine almaktan geçtiği düşüncesi yaygın kabul görüyor. Dolayısıyla öncelikli hedef hakemler oluyor…

Yöneticilerin yaptıkları açıklamalarla hakemler üzerinde baskı yaratma gayreti, saha içinde futbolcuların sürekli itiraz ederek hakemleri etkilemeye, sahtekarca davranışlarla haksız yere penaltı kazanmaya ya da rakip oyuncuya kırmızı kart göstertmeye çalışması gibi pespayelikler işte hep bu sefil kültürün ürünü…

Bu tür ahlaksızca davranışlar elbette futbolun genel kalite düzeyini etkiliyor/belirliyor. Cehaletle hemhal bir kültürden çıkabilen futbolun düzeyi ortada…

Bilgiyi, ahlakı küçümsediğimiz ya da dışladığımız sürece oyunu hiçbir anlamı/değeri olmayan birtakım soyut kavramlarla açıklamaktan ve yorumlamaktan asla kurtulamadığımız gibi pespaye bir kültürün oyuna damgasını vurmasına da engel olamayız…

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...