19 Şubat 2020 03:51

Sol popülizm ve iktidar - 2

Paylaş

Geçen hafta tanıttığım Juan Carlos Monedero’nun Latin Amerika analizini bir cümleyle özetlemek mümkün: Hükümete gelen sosyalistler miras aldıkları devleti dönüştürmek zorundadır. Monedero bu tespiti iki ünlü Marxist kuramcıya dayandırıyor: Nicos Poulantzas (1936-79) ve Bob Jessop (1946-). Jessop’ın Poulantzas’tan devralıp geliştirdiği kuram devletin edilgen, tarafsız ve her siyasete aynı mesafede olmadığını vurguluyor. Buna göre devletin anayasal-kurumsal biçimi güç dengelerinin yoğunlaşmasını, kristalize olmasını yansıtıyor. Yani, devlet geçmişteki güç mücadelelerinin galiplerinden oluşan egemen bloğun çıkarlarına göre biçimleniyor. Bu tanım devleti salt bir sınıfın iktidar aracına indirgeyen Marxist kuramlara bir alternatif olarak geliştirildi. Devletin basit bir alet olarak tasavvur edilmesi, bu aletin iktidara gelen sosyalistler tarafından sorunsuzca kullanılabileceği fikrini ima ediyor. Jessop’a göre devletin birliği kendiliğinden oluşmuyor, egemen bloğun devlet projesiyle oluşturuluyor. Dolayısıyla, her devlet kurumunda egemen bloğun çıkarlarını koruyan bir “stratejik seçicilik” bulmak mümkün.

Monedero Latin Amerika’daki sol hükümetlerin iktidarla sınavlarını devlet teşkilatına ne kadar nüfuz edebildiklerine göre ölçüyor. Değerlendirmesini şöyle özetleyebiliriz:

Venezuela’da Hugo Chávez, 1958’deki askeri darbeden beri seçimle işleyen bir petrol devletinin stratejik seçiciliğini değiştirdi ancak ülke ekonomisinin dışa bağımlılığını aşamadı. Bu projeyi Monedero “silahlanmış bolivarizm” olarak adlandırıyor.

Bolivya’da, Evo Morales devlete nüfuz edemedi. Toprak reformunu gerçekleştiremediğinden tarım sektörü sermayedarlarının iktidarını sarsamadı. Çin’e soya ihracatıyla birikime devam eden sermayedarlar diğer geleneksel elitlerle beraber Morales’in koalisyonunun çatırdayarak çökmesini sabırla beklemeye koyuldu. Bunlar hızla kentlileşen bir yerli orta sınıf ve onun yarattığı inşaat patlamasına diş bilerken Morales’in ittifakı sektörel ayrımlar ekseninde ayrıştı. Monedero, Bolivya’nın deneyimini ülkenin zirvesinde oturan tarım ve bankacılık sektörlerine hakim zengin beyaz tenlilerle yerli halk yığınları arasındaki mücadelenin henüz bitmediğini ima edercesine bir soru işaretiyle başlığa çıkarmış: “Sömürgesizleşme?”

Ekvador’da Rafael Correa, Chávez ve Morales’in aksine bir teknokrat olarak yönetti. Illinois Üniversitesi’nden doktora sahibi olan Correa’nın ekonomik ekibi Chávez’e göre daha becerikliydi, ancak kurucusu olan Alianza PAIS bir partiden ziyade gevşek bir ittifaktı. Correa ne silahlı kuvvetlere ne de kurumsal medyaya hakim olamadı. Monedero, Correa’nın projesini “sol-teknokratik modernizasyon” olarak tarif ediyor.

Arjantin’de, Néstor Kirchner, Chávez, Morales ve Correa’dan çok daha sistem-içi bir aktördü. Bolivya ve Ekvador’dan çok daha zengin ama Venezuela’dan daha derin bir ekonomik kriz yaşayan ülkede Kirchner yerli sanayiyi ve kamu hizmetlerini yeniledi. Böylece sendikalar ve örgütlü işsizlere dayanan klasik Peronist stratejiyi uyguladı. Siyasi elitin Venezuela’daki gibi tümden iflas etmediği Arjantin’de Kirchner; Chávez, Morales ve bir ölçüde Correa’nın giriştiği öncü bir proje öne sürmedi. Özellikle kendi klientalizminin, kayırmacılığının dayandığı geleneksel federal devlete dokunmadı. Monedero Arjantin’deki sol iktidar tecrübesini “yenilenmiş sol-Peronizm” olarak adlandırıyor.

Brezilya’da, 1990ların sonunda neoliberal kriz Arjantin ve Venezuela’daki kadar derin olmadığı gibi, Bolivya ve Ekvador’daki gibi özelleştirme ve kemer sıkmaya karşı bir halk protestosu da yoktu. 2003’te Başkanlığa gelen Lula, IMF programını uygulamakla kalmadı; BM Güvenlik Konseyi’ne üye olabilmek için Bush’tan destek beklentisiyle orduyu Haiti’ye yolladı. Monedero, Lula’nın sola kayışını 2005’te patlak veren ödenmeyen maaş skandalının sonrasına tarihliyor: Çin’e demir cevheri ve soya fasulyesi ihracatından elde edilen gelirle İşçi Partisi yoksulların yaşam standardını yükselten bir program uyguladı. Ancak, parti hiçbir zaman bu toplumsal kesimler arasında örgütlenmedi. Monedero’ya göre Brezilya İşçi Partisi’nin devlete karşı uzlaşmacı stratejisi Latin Amerika’daki en kötü siyasi sonucu üretti. Yazar bu deneyimi de yoksuldan yana bükülme olarak özetliyor.

Monedero “stratejik seçicilik” kavramının keskinliğini ülke analizlerinde kaybettiğinden ötürü sonuçları birbiriyle karşılaştırılması güç, izlenimsel betimlemeler olarak kalıyor. Ülkeleri neye göre seçtiği, mesela Uruguay’ı neden ele almadığı belli değil. Ancak buna rağmen Latin Amerika’da solun devletle imtihanına dair dikkate değer bir tartışma açıyor. Yazarın önerileri ve Türkiye karşılaştırmasını bir sonraki yazımda ele alacağım.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...