16 Şubat 2020 04:35

Dört duvar silebilir mi ezberdeki müziği?

Dört duvar silebilir mi ezberdeki müziği?
PAZAR
Paylaş

Bu hafta bir video konuşuldu.

Genç bir inşaat işçisi (Belki de video çekildiği sıralarda neredeyse çocuk işçi ama kimse takılmadı bu detaya) bir zanaatkar gibi sıva düzlüyordu bir yandan da dengbejlere taş çıkartıyordu sesiyle.

Herkes paylaşınca olay büyüdü, eski zamanların Türk filmleri gibi, bir kartvizit uzatılsa kendisine, hayatı kurtulsa diye hayal etti insanlar. Sonra Zülfü Livaneli ulaştı genç arkadaşa. Galiba buluşacaklar yakında.

Tabii ki hemen mikrofonlar uzatıldı bu yeteneğin sahibine.

"Ben hayatımdan memnunum ama tabii Zülfü Livaneli sayesinde daha da iyi olabilir" diyordu.

Basın bunu “Livaneli’yi reddetti, hayatımdan memnunum” dedi diye görmeyi tercih etti.

Bense şunu hissettim: İnce bir acıma sezdi belki de yazılanlarda. Acıma duygusu çok keskindir, yöneldiği insanın gururunda derin yara açar ve gizli bir kibir de saklar.

İşinde oldukça iyi olan ve işini yaparken zevk alan, kendi memleketinde huzurlu bir işçinin, müzik sektöründe ünlü olarak daha mutlu olacağı ezberini bozuyordu bir yandan bu beyanıyla.

Biz de buna inanmayı tercih ettik. Çünkü ideal bir dünyada, sınıf farkı kalmadığında ne farkı vardı duvarı mükemmel sıvayabilen bir işçi ile parasını müzikten kazananın hayattaki tatminleri arasında?

Ama işte asgari ücret, sigortasız yaşam, iş güvenliğindeki ihmallerle üzülmek icap ediyordu böyle bir yeteneğin elinde mala tutmasına.

Öte yandan bir video daha izledim, Van’da belediye işçileri, bir yandan kar küreyip bir yandan da Gula Mın söylüyorlardı. Ayakları halay adımlarında, ellerinde kürekle yolu kardan ahenkle açıyorlardı.

İşlerini buz gibi havadan yakınmadan yapıp bir yandan keyif alıyorlardı.

Videoyu izleyince önce neşelendim sonra üzerine düşününce bir öfke kapladı içimi.

Çünkü az bulunur bir nimetti bu iki video da. Bu yüzden bunca paylaşılmıştı.

Neşeye hasrettik. Hayatı yaşanır kılmaya çalışan kim varsa, ne varsa tutunmak için teyakkuzda bekliyorduk.

Biz artık sokak hayvanlarına bir kap yemek koyanı yüceltir, kavga ayırmaya niyet edeni kahraman kılar, işini düzgün yapanı takdir eder, selam verene minnet eyler olmuştuk.

Oysa bunların hepsi insan olmaya dair refleksler, iyiliğin ufacık bir parçası, toplu yaşam kurallarının olmazsa olmazı, zaten olması gereken en temel vasıflar.

Dört yandan öyle bir yalan dolanla, kötücüllükle, azarla, tehditle, tenkitle, şiddetle, adaletsizlikle, liyakatsizlikle, öfkeyle sarılmışız ki sabahları ayak sürüyerek çıktığımız evlere akşamları kara kara ısınma bedelini düşünerek ve nakavt yorgunluğuyla geri girer olmuşuz.

İnsan elinden gideni tüm açıklığıyla görünce öfkeleniyor.

Bizim neşemizi çaldılar. Bir baraj kurdular hayatı sevme ihtimalimizin üzerine.

Bakıyorum arada Tiktok denen sosyal medya uygulamasına. Absürt, cahilce, abartılı videolar var diye eleştiriliyor. Oysa ben satır arasında, kapalı kapılar ardında kendini eylemeye çalışan insanlar görüyorum, hayat sevinci elinde patlamış insanlar.

Her ne kadar bu toplum halk oyunları dışında müzikle senkronize dansları pek beceremese de canı çekiyor işte insanların, herkeste var yüksek sesle şarkısını söyleyebilme arzusu.

Sesimizi bunca ağzımıza tıktıkları içindir belki.

Bir türküyle, bir şarkıyla direniş olur mu? Yaşamla kalın bir bağ sağlayacaksa bence olur.

Türkülerin, şarkıların yasaklandığı ülkelerde hayli hayli olur. Gulemın Cizre Botane yüzünden çocuk kanalı olan Zarok TV’ye bile ceza kesilmişti zamanında.

Şarkını da söyleyemediğin zaman yaşıyor sayılmıyorsun bu hayatı.

Ne diyordu Ahmet Kaya şarkısında:

“...Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun...”

Yüreğimiz kanat çırpmak isteyen bir kuş, koymuyorlar uçalım. Öpüşmek bile kavgaya dahil.

Nehir olduk, ırmak olduk taşamadık biz, salmadılar. Bentler kurdular önümüze, yeniden kıymetlendirilmiş dosyalarla, gizli soruşturmalarla, karakollardan gelen telefonlar bazen de sabaha karşı ev operasyonlarıyla.

Çocuk olduk da sokaklarda oynatmadılar bizi, Ceylan Önkol’un gözleri gitmedi rüyalarımızdan, onlarca şarkı yazıldı adına. Uğur Kaymaz’ın 13 kurşunla delik deşik olmuş kanlı süveteri sergileniyor Utanç Müzesi’nde. Berkin’in gözleri bir çift martı oldu, dövme niyetine kondu binlerce insanın bedenine.

Sinema tarihinde en anlamlı bulduğum repliklerden biri hem Hollywood yapımı “Pretty Woman”da hem de Şener Şen ve Meltem Cumbul’un oynadığı “Gönül Yarası” filminde geçer.

“Operada ağlamak için İtalyancayı anlamak mı gerekir?”

“Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir?”

Belki de bu yüzden kimse sormadı duvarı sıvayan dengbej ne anlatıyordu türküsünde?

Diyormuş ki:

“Ey bilmiyorum, bilmiyorum delalim (sevgilim, bir tanem)

Ana derdim büyüktür, ağırdır. Ah ley ley gece uzun ve karanlıktır.

Evim gariptir. Vah anam Bingöl yandı.

Gönlüm gitmiş Acem diyarına...”

Bizim tutunduğumuz türkü bile yarı ağıt sayılır. Söyletmiyorlarsa derdini, çözülmüyorsa boğazındaki yumru,  türkü yakmak bir nevi ilaçtır.

Elinle kalbini sökesin gelir bazen acıdan, göğsüne vura vura ağıt yakarsın da canın kurtulur ya da bir davul tokmağı ritminde halaya durursun da aklındaki kırk tilki anca böyle susturulur, ayakların seni akşam eve götürmekte zorlandığında bir marş dolarsın diline bazen de.

İşte o marş sana bir gün kazanacağını söyler, bileğine güvendirir. Güzel günler muştular.

Hani artık işçiliğinin hor görülmeyeceği, emeğinin sömürülmeyeceği, sınıfların ortadan kalkacağı, insanın özgürleşeceği günleri hatırlatır, dik dur der. Diren.

Bunca zaman bunca can verildi bu uğurda, şimdi pes etmek zamanı değil, diren.

Cuma günü Grup Yorum’un duruşması vardı.

242 günlük açlığıyla İbrahim Gökçek’in söylediklerinden satır başlarını yazıyorum:

“Bir kez daha bu salona tekrar gelebilir miyim, bu mahkemeyi izlemeye gelen dostlarım tekrar beni görebilir mi, bunu bilemiyorum. Ölebilirim, sakat kalabilirim, hafızamı kaybedebilirim. O yüzden, bazı şeyler söylemek istiyorum sizden de rica ediyorum, sesim sağlığım buna el veriyor, dura dura konuşmak zorundayım, sonuna kadar dinlemenizi istiyorum.”

“Ben ölmeyi değil, yaşamayı istiyorum. Bas gitarımı çalmak, arkadaşlarımın yanına gitmek istiyorum. Bizler sanatımızı yapalım. Bizim sanatımızın karşısına ağır silahlarla çıkılmasın. Sanatımızın karşısına sanat koyamayanlar ağır silahlarla karşımıza çıkıyorlar. Pir Sultan, Ruhi Su, Yılmaz Güney yaşıyor, hepsi zamanın iktidarlarından, hakimlerinden çok çektiler. Şimdi biz de çekiyoruz. Çektirmeyin. Çünkü şimdi onları dinliyor herkes. Grup Yorum bugünün Pir Sultanı’dır. Biz onlardan güç alıyoruz başka bir şey değil. Bizim katilimiz olmayın. Kimsenin ölümüne izin vermeyin, yaşatın. Bu adaletsizliğe boyun eğemeyiz. Eğer düşmansanız bile sizler için de direniyoruz. Sizden öncekilerin yaşadığı adaletsizlikleri yaşamayın. Beraatimi, özgürlüğümü istiyorum.”

Ümit İlter’in savunmasından alıntılıyorum:

“Direnme hakkını kuşanan bir halk asla çaresiz değildir.”

“Bizim arkamızda halk var. Mücadele bedelsiz olmaz. Halkımızın mutlu günleri için bir katkı da bizden olacaksa geçen gün ömürdendir.”

Heyet, İbrahim Gökçek, Emel Yeşilırmak, Ümit İlter, Caferi Sadık Eroğlu’nun tutukluluk hallerinin devamına karar vererek duruşmayı 26-27 Mart tarihlerine erteledi. Sadece Barış Yüksel tahliye edildi.

Grup Yorum 35 yaşında.

1985’ten bu yanaki 23 albümü dinleseniz peşpeşe bir fark edeceksiniz ki çoğu hâlâ ezberinizde, hatta hiç bilmediğini iddia edenlerin bile

Öyle bir anlattılar ki bu memleketi ve halkı, kürsülerde Cumhurbaşkanı dahi onların sözlerini andı.

Bir saz gibi savrulduğumuz günlerde, adımlarımızı sağlam basmayı başardıysak, havlu atmak üzereyken birden doğrulup yumrukları yeniden sıkabildiysek, bir masada onlarca insan tek ağızdan bir marş söyleyebilmeyi tattıysak, halk için ölümü kabullenenlerin adını ezberleyip ölümsüz kılabildiysek, sayelerindedir.

Yine bildiğiniz usul: gizli tanık ifadeleri, duruşmadan 2 gün önce teslim edilen ve savunmaya zaman bırakmayan 1000 sayfa iddianame, bunlar artık klişe.

Bizi, inceliklerimizden vuruyorlar: türkülerimizden, şarkılarımızdan, marşlarımızdan. Bizi; yaşamla, geçmişle, kavgamızla olan bağımızdan vuruyorlar.

Grup Yorum davası Silivri’ye taşınıyor. Sanıyorlar ki duruşma uzakta olursa, az insan gelir desteğe.

İnsan, inandığı dava için Fizan’a yalın ayak yürür, dayanışmayı hiç bilmiyorlar.

Silivri’ye desteğe gide gele komşu kapısı belleyen binler var, sanki hiç mi görmüyorlar?

18 Şubat’ta Silivri’deyiz, Gezi’yi savunacağız.

26-27 Mart’ta Silivri’deyiz. Grup Yorum nezdinde, geçmişimizi, kavgamızı, türkülerimizi, marşlarımızı, hayatla bağımızı savunacağız.

Bizi biz yapan ne varsa dört duvar arasına hapsetmeye and etmişler.

İnsana ezberindeki şarkıyı unutturacaklarını sanıyorlar.

Oysa zihnimizin silinemez bir köşesinde, elindeki malayla, kürekle, klavyeyle dilinde aynı şarkılarla, hakkını almış, zincirlerini kırmış, bir işçi sınıfı hayali yatmakta.

İbrahim Gökçek’in isteği üzerine adliye önünde söylenen “Gel ki Şafaklar Tutuşsun” ile bitsin yazı.

Bugün İbrahim Gökçek’in ölüm orucunun 244. günü.

Grup Yorum susturulamaz!

Gelin hep bir ağızdan söyleyelim

Karanlıklar içinden
Şafakla gel günle gel
Kan ve barut içinden
Dirençle gel kinle gel
Gel gülüm gel
Gel ki geceler çatlasın
Gel ki Şafaklar tutuşsun
Bizim olsun alın terimiz, hey
Yağmur sele dönende
Derelerden taş da gel
Gel ki geceler çatlasın
Gel ki Şafaklar tutuşsun
Bizim olsun emeğimiz (hey)
Doluşunca alanlar
Şehirde gel kırda gel
Doluşunca alanlar
Şehirde gel kırda gel
Haykırınca zindanlar…

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...