07 Şubat 2020 04:20

Rejim güçleri

Paylaş

“Rejim güçleri” teriminin Suriye ve Esat için kullanılması; bunun bir “meşruiyet” sorunu olarak sunulması; aslında daha geri planında Marksist bir okumanın doğru kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

AA’nın haberinden: “Rejim güçleri İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’ndeki yerleşimleri ele geçirmeyi sürdürüyor. / Beşşar Esed rejimi unsurları ve İran destekli yabancı terörist gruplardan oluşan rejim güçleri, Rusya’nın hava desteğiyle, İdlib ve Halep’te yerleşim yerlerini ele geçirmeye devam ediyor. /Eşref Musa, Mehmet Burak Karacaoğlu/ 02.02.2020”

Bu haberde ve Cumhurbaşkanı ve resmi yetkililerin dilinde “rejim güçleri” terimleştirmesi altında Suriye resmi kuvvetleri ile beraberinde Rusya ve İran’ın meşruiyetleri tartışmalı hale getiriliyor, hatta gayrimeşru ilan ediliyor.

İlkesel olarak “rejim güçleri” denmesinde bir sakınca olmayabilir, ancak terimin genelliği ve tüm benzer olaylar için geçerliği varsayılmak zorundadır. Aksi takdirde ya terim yanlış kullanılıyordur ya da bilerek bazı durumların dışarıda bırakılması çarpıtma anlamına gelecektir.

“Rejim güçleri” terimleştirmesi ancak devleti kontrol eden yönetim veya yürütmenin halkla ilişkisi açısından söylenebilir ki, Suriye’de yönetimin halkına dayanmadığı, dolayısıyla meşru olmadığı ileri sürülmektedir.

Platon’da, Aristoteles’te, Romalı Polybus’ta veya Farabi’de devlet; para ve hazdan uzak durulmasını, iyi huyların ve iyi yaşamın (eudaimonianın) sürdürülmesini, her zümrenin hak ettiği payı almasını (adaleti) sağlayan olumlu bir oluşumdur. Monarşi de, aristokrasi de, demokrasi de zümre (daha arka planda sınıfsal farklılık) anlayışına dayalı adaleti sağlayabildikleri ölçüde iyi rejimlerdir, bunların bozuk halleri tiranlık, oligarşi ve demogojidir. Çünkü Monarşi diğer zümrelere dikkat etmez kendine yontarsa tiranlık, aristokrasi kendine yontarsa oligarşi, demos (özgür yurttaşlar) kendine yontarsa demogoji olur.

O halde yönetim tarzları veya rejimlerin meşruiyeti için iki önemli ölçüt öne çıkmaktadır: Adalete (Zümrelerin konumuna göre saygınlık ve maddi pay verilmesi) ve halka dayanması (eşitlik ve özgürlüğe).

Platon ve Aristoteles’te henüz bir “halk” kavrayışı olduğu söylenemez. Halkın yönetiminden kasıt özgür yurttaşların yani efendilerin (köle ve kadınların değil) yönetimidir ki, buna rağmen pek olumlu bulunmaz, çünkü özgürler arasında bir fark gözetmediğinden zümrevi anlayışa denk düşen adaleti yeterince sağlayamamış olur. Monarşi bile demokrasiden iyidir, en iyisi aristokrasidir çünkü her zümrenin payını ve saygınlığını hesaplamayı, buna göre saygı göstermeyi ve pay vermeyi en iyi böyle bir rejim yapar.

Eşitlik ve halkın yönetime katılmasına yönelik bir kavrayış olmadığından halkına dayalı bir rejim tasavvuru ne Aristoteles’te ne de Farabi’de bulunur, onların meşruiyet ölçütü zümre bazlı adalet anlayışıdır.

Erdoğan ve AKP’liler rejim güçlerinden halka dayanılmadığını kastediyorlarsa, böyle bir anlayış ne Farabi’de ne de şeriatta vardır, hatta “halk” fikri bile yoktur, halk ancak hulk edilmiştir, adalet halkın kulluğunu bilmesi, yöneticinin de kul hakkını yememesidir. Bir cariyenin veya kölenin konumu zaten kulluğunu ifade etmektedir. Sadece zümrevi adalet anlayışı vardır ki, bu zaten şeriat rejimlerinin, AKP’nin de savunduğu Osmanlı rejiminin yönetim tarzına denktir. Hıristiyan geleneğin ifadesiyle Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek. Kölenin hakkı da köle için öngörülendir. Adalet işte budur.

Roma veya Osmanlı’da yöneticiler Tanrı veya Tanrı’nın yeryüzünde yaşayan temsilcileridir. Söz ve karar yetkisi onlardadır.

Yani Osmanlıda tüm halk tebadır, tabidir.

O halde, Osmanlıda kolluk kuvveti payitahtın hizmetindedir, patrimonyal bir yönetim (halife padişahlık) olduğundan yönetim halka dayanmamakta, dolayısıyla güçler rejim güçleri sayılmaktadır.

Diğer, daha modern ve demokratik rejimlere özgü ölçü, yönetimin halka dayanmasıdır. Halka değil de iktidar güçlerine bağlı kuvvetler rejim güçleridir.

Erdoğan’a göre; halka dayanmayan, halkını zümre zümre ayrıştıran, bazı zümreleri dışlayan rejimler meşru değildir.

Marx devletin, egemen sınıfların onun aracılığıyla kendi ortak çıkarlarını üstün kıldıkları bir biçim olduğunu ileri sürer. Yani modern devletin egemen güçleri (sahipleri) burjuvazidir, devlete bağlı tüm kuvvetler, memurlar ve kolluk güçleri de egemen sınıfa yani burjuvaziye hizmet eden küçük burjuvalar sayılır. Milisler ise olsa olsa lümpen burjuvalardır.

Yani memurlar ve ordu olsa olsa rejim gücüdür.

Erdoğan’a göre rejim güçleri halka dayanmadığından meşru sayılmadığına göre burjuva veya teokratik devlet meşru bir yönetim-rejim biçimine sahip olamaz.

Demokrasi yoksa, laik seküler bir devlet yoksa, güçler olsa olsa rejim güçleri olabilir.

Veya rasyonel bir yönetim (aristokrasi benzeri) yoksa, liyakat işlemiyorsa, güçler ancak rejim güçleri sayılabilir.

Her iki ölçü açısından da Türkiye’nin durumu nedir dersiniz?

Uçak kazası ve çığ düşmesi ile akıldan (adaletten) ve halktan (demokrasiden) uzaklaşma arasında nasıl bir ilişki bulunuyor acaba?

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...