31 Ocak 2020 04:08

"Benim oğlum bina okur": Din neye yanıt verir? Yanıtı sağlam mıdır?

Paylaş

“Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” deyimi anlama kıtlığından mı kaynaklanıyor yoksa bütün çabalara rağmen sonuç alınamamasından mı kaynaklanıyor, sabırsızlık gösterip olan bitenin sonunu görmeden başa dönmekten, o ana kadarki bütün emeklerin heba olmasından mı kaynaklanıyor, işin aslı gramer veya Arapça öğrenme kitabı mı ki, Arapça öğrenmenin güçlüğünü mü, Arapça öğrenemeyen ve öğretemeyen Osmanlı medreselerini mi anlatıyor, hepsine birden mi gönderme yapıyor, yerine duruma göre mi anlamını buluyor, yoksa geleneksel eğitimin yol yöntemini mi gösteriyor?

Sarf serisi üç kitap halindedir: Mecmuatü’s-Sarf (Maksud, Bina, Emsile). Fazilet neşriyattan yeni basımı bulunan serinin tanıtımında “Sarf ilmi; Arapça kelimelerin fiilleri, isimleri ve mastarlarını, bunların vezinlerini (kalıplarını) ve çekimlerini öğreten bir ilimdir. Arapça öğrenmek isteyenler ilk olarak bu ilme dâir yazılan kitapları okuyarak başlarlar. Bu kitap sarf ilmine dâir sırasıyla Emsile, Bina, Maksud kitaplarının bir araya getirildiği sarf mecmûasıdır. Osmanlı medreselerinde yüzyıllarca okutulmuş ve halen de okutulmaktadır” deniyor. “Bina” kitabının tanıtımında “Osmanlı medreselerinde sarf ilmine dâir, Emsile’den sonra okutulan muhtasar bir eserdir. 35 bab olan Bina Kitabı’nda her bab tek tek tedkik edilmiştir. Bablar anlatılırken her babın vezni (kalıbı), mevzünü (o bâba bir örnek), alâmeti, binası anlatılmış, misaller verilmiştir. Son olarak fiillerin kısımları sayılmıştır.”

Dönüp dolaşıp yine bina okumak; İngilizce, Almanca öğrenirken ta en başa dönmek gibi bir şey olsa gerek. Okullarımızda 12 yıl matematik, fen, sosyal bilim eğitiminden sonra bir dilekçe yazmakta, dört işlemi yapmakta güçlük çekmeye delalet eden bir söz öbeği veya deyim. Dahası MEB’i, YÖK’ü, hükümeti, hepimizi, depremlerde yaptıklarımızı mı anlatıyor? Anadolu halklarının düştüğü düşürüldüğü durumu mu gösteriyor?

Ne diyeyim, deprem ülkesi olup her sene 5 büyüklüğünden daha yüksek onlarca deprem yaşanan bir ülkede depremde nasıl hareket edileceğini bilemeyen, yüzlerce kez uçağa binip uçakta nasıl hareket edeceğini bir türlü kavrayamayan bir kişi için veya böyle bir cemiyette ancak babanın aşiret reisinin emri, başkanın -padişahın fermanı, şeyhülislamın- Diyanet İşlerinin-imamın fetvası, askerin polisin sopası, zil sesi, kilise çanı, ezan sesi ile mi hareket edebiliyoruz, dışsal bir dönüt her defasında verilmesi mi gerekiyor? Aksi takdirde sağımızı solumuzu yolumuzu yönümüzü bulmakta güçlük çekiyor, şaşırıp kalıyoruz mu?

Çözüm yolu olarak ilk akla gelen “Eğitim şart” yani burada eğitimden kasıt hangi durumda ne yapacağını öğretmek, kuralları rutinleri belletmek şart deniyor. Talim terbiye şart.

Tekrarlar ve rutinler; dincilerin deyimi ile şeriat halk içindir, cahil insanlar içindir, halk veya cahiller şeriat veya açık kurallar veya rutinler olmazsa nasıl hareket edeceğini şaşırır, halka açık net kesin kurallar ve bunların açık yaptırımları gerekmektedir. Halkı küçümseme var içinde, ama anlayış böyle.

Mesele halkı yukarı çekmek değil, halkı yönetmek.

Berkes’in özetiyle Osmanlı’da halkın yönetime katılması istenmemiştir, halk yönetilmek içindir.

Şeriat veya yasalar sağlam mıdır, epistemik olarak bunları tek tek ispatlayabilmek mümkün değildir ancak sağlamlıktan öte bir kesinliği, pratik kesinliği içermektedir. İnanca göre, o kanaatte olana göre, kanaati kesin doğru olsa gerek, yani onun için bu “doksa”dır.

Örneğin “Ben öyle kaza yapmam deyip” sonuçta kazalara karışan insanlar gibi, kaza yapıncaya kadar kaza yapmayacağı genel bir yargıdır, kesin bir kanıdır, doksadır. Kaza yapınca kendimiz dışında her ne varsa, o sebeple, başka insanlar ve başkaca sosyal sebeplerden olduğuna dair bolca da kanıtımız vardır, bunların büyük bir kısmı da gerçeğe uygundur, doğrudur, ama tüm bu sebepler sonuçta kaza yapanın her defasında sıfır hatası olduğunu göstermez.

Yine de her inanmamızın içinde sağlamlığına dair kesin bir yargı da bulunmaktadır -Bilim ve felsefe tam da bu yüzden ölçülü olmak zorunda, olayı fazla deşip bir bit yeniği mi var diye kurcalamamak durumundadır. Bu halkın kafasını karıştırmak sayılmaktadır ki, gerçekten sorular veya farklı tezlerle, farklı olasılıklarla halkın kafası karışmaktadır. Bilim ve felsefe insanları, halkı, en çok da halkı için bir şeyler yapmaya çalışan yöneticileri rahatsız etmektedir; olan biteni ve yapılanları sorgulanır hale getirmektedir.

Oysa din biraz daha farklı işliyor.

Dinler; bildiğimiz veya bilemediğimiz ama sonuçta bir günah veya ders için yaşananların başımıza geldiğini söyler. Dinde, İslam’da, Hıristiyanlık’ta hata olmaz, hata kula dairdir. Kul her yaşanandan ders alacak, Tanrıya karşı ne hata veya eksik yaptığını araştıracak, kendinde veya yaşadığı grupta yüzlerce hata bulacak, tek kusur bulmayacağı şey dini inançları olacaktır.

Din tam da ölümsüzlük ve kusursuzluk olandır, yani hayata dair değil, hayat üstü, dünya üstü, daha çok uhrevidir.

Din her yaşanana bir anlam veriyor ama nasıl bir anlam veriyor?

Buradaki büyük paradoks dinlerin insanları dünyeviliklerini yaşamaya bırakmaması, dünyayı gelip geçici düşük bir seviyede görmesi, asıl olanın “uhrevi” olan olduğudur. Kul dünyeviliğini bu uhrevilik için yaşamak durumundadır, daha doğrusu dünyayı paranteze alıp uhrevi olan için yaşamasıdır.

Hiçbir zaman olmamış ama olacak için yaşamaya çalışmak nasıl bir bilgi, duygu, beklenti, rasyonalite, irrasyonalite taşıyor acaba?

İnsan hep olmadığı veya olamadığını mı istiyor?

Böyle bir arayış insanı insan yapan bir arayışı, onun irade ve özgürlüğünü mü işaret ediyor? Olduğu gibi olanın insan olamadığı, insan olmanın bir arayış, bir yolda oluş, bitimsiz bir süreç mi (ölümle sonlanmadıkça) olduğunu gösteriyor?

Bilim, felsefe, sanat, düşünme… tüm bunlar tam da insanı insan yapan böyle bir arayışı mı gösteriyor?

Ya dinler? Bu arayışa kesin bir yanıt mı yoksa insanı insan yapan bu arayışın kapatılması, bitirilmesi, sonlandırılması mıdır?

İnsanı insan yapan böyle bir arayış bir sıçrayışla bir kopuşa yol açarsa, dünyadan, bedeninden bir kopuşa yol açarsa, zihin beden sürekliliği veya ilişkisi unutulursa, dünya ile ilişkimiz unutulursa, ruh, akıl veya düşünce dünyayı veya kozmosu unutursa bu nasıl bir ruh hali ve nasıl bir kişilik yaratmaktadır? Hele de buna kesin bir çözüm bulduğuna inanırsa?

Topçu’nun hareketi, Tanrıya hareketi, MEB’in spiritüalizmi (psykhe-ruhu değil spiritüalitesi-maneviyatı) böyle bir kopuşu mu temel alıyor? Kesin bir çözüm mü sunuyor? Çocuklarımızı insan olmaya mı insan olmaktan çıkarmaya mı davet ediyor?

Acaba deprem durumunda, sosyal bir felakette, kötü bir yönetimde ne yapılmalı, nasıl ve ne yöne hareket edilmeli? Davet ne olmalı? Dönüp yine bina mı okunmalı?

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...